Sehitler Ölmez S@bote'nin En Büyük Genel Kültür Arşivi
hack, Program, Oyun, Ceptelefonu, Ogame, crack, serial, donanım
Ekim 07, 2008, 09:20:23 ÖS *
Program, Oyun, Crack, Serial, Msn Hack, Hacking ve güvenlik portalına hoşgeldiniz.. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: Şehitlerimizin Ruhu Şad Olsun !

 


Sayfa: [1] 2 3   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: S@bote'nin En Büyük Genel Kültür Arşivi  (Okunma Sayısı 1914 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
kral yengeç
Ziyaretçi
« : Nisan 10, 2008, 07:10:56 ÖS »

Alyuvarlar Nedir?

Kanın onda dokuzundan fazlası alyuvarları kapsar .Bunlar öylesine küçüktür ki,büyükçe bir damla kanda 250 milyon dan fazla alyuvar vardır. Alyuvarlar disk biçiminde olup, kenarları dışa doğru kabarıktır. Alyuvarlarda "emoglobin" diye tanımlanan bir öz (cevher) bulunur. Emoglobin, demir bileşiği bir maddedir. Ciğerlerden gelen oksijenle çok iyi birleşir. Alyuvarların görevi oksijeni vücudun bütün kısımlarına taşımak,orada bulunan hücrelere ulaşarak onlara oksijen sağlamaktır.

Emoglobin oksijenle birleşince iyice kırmızılaşır. Bir kesikten akan kanın daima kırmızı olması, havanın oksijeniyle birleşen emoglobin nedeniyledir.Alyuvarlar sadece elli ile yetmiş gün arasında yaşarlar.Devamlı olarak yenilenmeleri,yani yerlerini yenilerinin alması gereklidir. Bir kemiğin iç yapısındaki kırmızımsı dokunun,kırmızı kan hücreleri dolayısıyla olduğunu öğrenmiştik. Bazı kemiklerin iliğinde de kırmızı hücreler oluşur.

Alyuvar eksikliği çeken bir kimsede "anemi" olduğu söylenir. Genellikle halsiz ve incedir. Çünkü vücut hücreleri, yeterince oksijen alamaz. Anemi hastalıkları, hasta kişinin besin maddelerinde "demiri bol" şeylerin arttırılmasıyla tedavi edilirler.

Görüldüğü gibi,alyuvarlar vücut sağlığı bakımından son derece önemli bir unsur niteliğindedirler.


Anestezi Nedir?

Genel anlamda anestezi,ameliyat,ya da herhangi bir cerrahı müdahale öncesi, insan ve hayvanların vücudunun bütününde veya belirli bir kesimindeki duyunun (hissin) yok edilmesi demektir.

Bunların dışında bir de kendiliğinden, bazı nedenler dolayısıyla olan anestezi hali varsa da, konumuzun dışında kalmaktadır. Özel ve belirli bir amaçla uygulanan anestezi iki çeşittir :

1 - Genel anestezi:Bu tür anestezide,hastanın acı,ağrı duymaması için uygulanan şey, vücudun bütünündeki duyuyu geçici bir süre için yok eder. Kullanılan anestezi maddesi, sinir sisteminin bütününü etkiler. Halk arasında bu tür anestezi "uyutma" diye tanımlanır.

2 - Lokal (yerel-mevziî) anestezi: Vücudun sadece müdahale edilecek bölgesinde geçici bir duyusuzluk (hissizlik) yaratır. O bölgede acı duyulması önlenmiş olur.

Anestezide ana amaç,acının kontrol altına alınmasıdır. İnsanlar,çok eski tarihlerden beri bu alanda bazı uygulamalar yapmışlardır. M. S. birinci yüzyılda yazılmış olan bir tıp kitabında, "uyutucu" bazı ilaçlardan söz edilmiştir. Doğu'da aynı uygulamanın bu tarihten önce de yapıldığını güvenilir kaynaklardan biliyoruz. Belirli bazı otlar,gazlar,yağlar,hatta hipnotizma (ipnotizma),geçmişte yaygın ölçüde anestezi uygulamaları olarak kullanılmıştır.

Modern anestetikler (kloroform,nitrik asiteter ve etileni kullanılmadan önce bütün ameliyatlar hastaya dayanılmaz acı verir,dolayısıyla ameliyatın iyileştirici etkisine karşı bir dayanıksızlığa sebep olurdu. Modern cerrahî, ancak acının azaltılması,hastanın sükûn ve dayanıklılığının sağlanabilme-sinden sonra yüksek oranda başarılı sonuçlar vermiştir.

Daha yukarda değinmiş olduğumuz gibi, anestetik maddelerin çoğu gazdır. Bunu koklayarak soluyan hasta, geçici bir süre için bilincini kaybeder. Başka türlü söylemek gerekirse kendinden geçer. Ayrıca, kan dolaşımına enjekte edilen (iğneyle verilen) anestetik maddeler de vardır. Özellikle "lokal -yerel" anestezi, ameliyat edilecek uzuva ve çevresine bu bölgedeki duyuyu geçici bir süre için öldürecek ilaçların enjeksiyonuyla yapılır.

Lokal-yerel anestetik olan kullanılan ilaçların en önemlileri, kokain, novakain, morfin gibi maddelerdir. Bir hastaya anestezi uygulanmasında dikkat edilecek en önemli husus, hastanın vücudunun (kalbinin, ciğerlerinin, sinir sisteminin, vs.) durumunu, tepkilerini önceden kontrol etmektir.

Arşimet Kimdir?

Bundan 2000 yılı aşkın bir süre önce, eski Yunanistan Via Siraküze şehrinde bir bilim adamı,herkese açık genel bir hamamda suyla dolu banyo küvetine girmişti. Arkasına yaslanıp da, suyun banyo küvetinin yanlarından dışarı aktığını görünce aklında parlak bir fikir kıvılcımlandı.

-Evreka,evreka,diye bağırarak küvetten fırladı.Bir hamam havlusuna sarındı ve doğru evine koştu.

Bilim tarihine geçen bu banyo olayındaki adam, "evreka, evreka"yani "buldum,buldum" diye sokaklarda koşan ünlü Yunan bilgini, Arşimet’ten başkası değildi.

Arşimet'in küvetteki suyu gözlerken farkına vardığı gerçek, bu olguyla bulduğu şey,uzun süreden beri üzerinde çalıştığı, cevap aradığı bir sorunla ilgiliydi. Yunan Kralı Hiero , saray kuyumcusuna yeni bir taç hazırlamasını emretmişti . Bunu yapması için de belirli miktarda altın verilmişti. Kral, kuyumcunun altının bir kısmını çaldığından ve onun yerine daha ucuz olan gümüş kullandığından şüpheleniyordu. Saray bilgini Arşimet'ten de gerçeği ortaya çıkarmasını istemişti.

Arşimet.madenlerin değişik ağırlıkları olduğunu biliyordu. Küçük bir altın küpü,boyutları aynı olan gümüş bir küpten daha ağırdı. Altından tacı eritip boyutları belirli bir tüp kalıbına dökebilir ve bunun ağırlığını aynı boyutlarda gümüş bir küpün ağırlığıyla kıyaslayabilirdi. Fakat bu durumda taç bozulacaktı. Onun için başka bir çare bulması gerekiyordu.

Banyo yaparken farkına vardığı gerçek şuydu Küvete girdiği zaman,küvette bulunan suyun seviyesi yükselmişti. Başka türlü söylemek gerekirse, vücudunun ağırlığı (kitlesi),belirli miktarda bir su kitlesinin yerini almıştı.

Bunun üzerine hemen evine koşup bazı deneyler yaptı.Çok geçmeden, değişik maddelerin aynı miktar suyun yerini almadığını gördü. Altın gümüşten ağır olduğu için, saf altından yapılmış bir küp, saf gümüşten yapılmış bir küpten daha küçüktü. Arşimet, altın küpün gümüş küpten daha az suyun yerini aldığını gördü.

Tacın yapısında gümüş olup olmadığını bulmak için bu ilkeden yararlanmayı düşündü. Bir su kabına, tacın ağırlığına eşit miktarda altın,başka bir kaba gene tacın ağırlığına eşit miktarda gümüş,üçüncü bir kaba da tacın kendini koydu.Yaptığı deneyde, tacın altından daha fazla ve gümüşten daha az su kitlesiyle yer değiştirdiğini ortaya yıkardı.

Bu sonuca göre, taç sırf altın veya sırf gümüşten yapılmamıştı. Bunların karışımından yapılmıştı. Arşimet'in buluşuyla, kralın kuyumcusu sadece işinden değil hayatından da oldu.

Arşimet böylelikle kralın derdini halletmişti ama,deneylerine son vermedi. Katı maddelerin bünyesine ilişkin en önemli bilgileri,bir kapta yer değiştirdikleri su miktarını ölçerek, bundan vardığı sonuçlarla ortaya koydu. "Arşimet Kanunu" diye tanımlanan bu ilke,aradan yirmi yüzyıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bilim adamları tarafından yapılan bazı hesaplamalarda hâlâ güvenle uygulanmaktadır.

C) çağdaki filozofların ve matematikçilerin çoğu,düşüncelerini kuramsal (teorik) olarak ortaya koymakla yetinirlerdi. Bunların doğruluğunu ispatlamak çabasına girişmezlerdi.Arşimet, çalışmalarını ve vardığı sonuçların doğruluğunu deneyle re dayandırıyordu.

Arşimet'in,çok büyük ağırlıkları çok küçük bir çabayla hareket ettirebilen bir makine yaptığı da ona ilişkin söylentiler arasındadır. Söylentiye göre, Arşimet bu makinenin kasnaklarından geçirilen,bir ucu yüklü bir gemiye bağlı bir zincirin öteki ucunu Kral Hiero'ya uzatmıştı. Kral Hiero da zinciri çekmiş ve büyük bir şaşkınlıkla koca geminin hareket ettiğini görmüştü.

Bir süre sonra, Romalılar Siraküze şehrini kuşatmışlardı. Yunanlılar, Roma gemilerine karşı Arşimet'in bu makinesinden yararlandılar. Büyük kancalarını, kıskaç görünüşündeki kollarını denize doğru indiren ve Roma gemilerini böylece kavrayıp havaya kaldıran makine,onları kayalıkların üzerine atarak parçalanmalarını sağlıyordu. Arşimet'in bir başka uygulaması da,dev büyüteçlerle Roma gemilerinin üzerine güneş ışığını düşürmesi ve gemileri yakmasıydı.Bilim tarihinde ölümsüz yeri olan Arşimet, matematik ve geometri konusunda çok değerli eserler yazmıştır.

İsa'dan önce 212 yılında Romalılar nihayet Siraküze şehrine girmişler, Roma ordusunun komutanı Marcellus,bu büyük bilim adamına dokunulmamasını emretmişti. Pazar yerinde toprağa çizdiği bir daireyle ilgili hesaplar yapan büyük bilim adamı sarhoş bir Romalı asker tarafından öldürüldü.


Ateş Nedir?

Yanmanın bilimsel adı "ateşlenme" dir. Ateşlenmenin değişik türleri vardır. Fakat genellikle çok basit sayılabilecek bir olay meydana gelmektedir. Ateşlenme, havadaki oksijenin "yanabilecek" nitelikte bir maddeyle birleşmesinin sonucudur.

Bu tepki ısı üretir. İşlem çok süratli olmuşsa, alevleri görürüz. Ya da yoğun bir kızarıklığın oluştuğunu fark ederiz. Bir patlamada olduğu gibi, ateşlenmenin kendini hissederiz. Ağaç veya kağıt oksijenle birleştiğinde, kaçınılmaz bir şekilde alevler meydana gelir. Fakat otomobillerimizin motorunda da bir "ateşlenme", içten bir yanma olur. Burada,benzin havadan alınan oksijenle yanar.

Otomobil motorunda yanma işlemi öylesine hızlıdır ki, buna "patlama" diyebiliriz. Buna karşılık, çok yavaş tempolu, farkına varmamız için yılların geçmesi gereken "yanma" 1ar vardır. Sözgelimi bir demir paslandığı zaman, aslında çok yavaş bir yanma söz konusudur.

Yavaş bir yanma olduğunda, bunun sonucu ısı havaya Kaçamadığı zaman, sıcaklık aktif yanmanın başladığı bir ısı derecesine ulaşır. Bu da "kendiliğinden ateşlenme" diye tanımlanır. Kapalı bir yerde bırakılmış petrollü paçavra yığınlarını düşünelim. Petrol yavaş yavaş oksitlenme veya yanma sonucu bir sıcaklık meydana getirir. Bu sıcaklık dışarıya sız amaya cağından, paçavraların alev alabileceği bir dereceye kadar yükselir. Ateşlenme için varlığı gerekli olan oksijen.tabiatta en yaygın ölçüde bulunan elemandır. Çevremizi kuşatan havada yaklaşık olarak % 21 oksijen vardır. Bu oksijen, yanma işlemi için her zaman hazır durumdadır.

Herhangi bir madde ne kadar "yanıcı" olursa olsun,yanma işleminin gerçekleşmesi için oksijen gereklidir. Aynı şekilde, yanma işleminin gerçekleşmesi bakımından bazı maddeler de oksijen kadar gereklidir. Bu maddeler "yanıcı" diye tanımlanır. Belirli yanıcı maddeler, ateşlenme-yanma işleminde "yakıt" olarak kullanılır. Ağaç (tahta, odun),kömür,petrol,benzin, belirli gazlar, en belirli yakıt maddeleridir.

Ateşlenme (yanma) esnasında,havadaki oksijenin iki atomu, yakıt maddenin bir karbon atomuyla birleşir. "Karbondioksit" diye tanımlanan yeni bir maddenin molekülünü meydana getirir.

Nitekim vücudumuzda ısı ve enerji meydana getirmek için olan yanma işlemi sonucu üreyen karbondioksit, verdiğimiz solukla havaya gitmektedir.

Atomu Kim Keşfetti?

Eski Yunanlılar,bütün maddelerin atomlardan oluştuğuna inanırlardı. Gerçekte, Yunanca asıllı "atom" kelimesi "bölünemez" anlamına geliyordu. Yunanlılara göre, herhangi bir madde ne kadar bölünürse bölünsün (NOT:burada, bölünmekle "parçalanmak",daha ufak parçalara ayrışmak kastedilmektedir), sonunda hiç bölünemeyecek bir zerresi ortaya çıkacaktı.Bu en ufak ve daha öteye bölünemez zerre de "atom"du.

Yunanlıların bu inancına rağmen, atomu onların keşfettiğini söyleyemeyiz. Her şeyden önce, Yunanlıların bu konudaki inancı bilimsel olmaktan uzaktı. Bilimsel deney ve gözlemlere dayanmıyor,onlarla desteklenmiyordu.

Bildiğimiz anlamda atom,bilimsel gözlemler, kuramlar sonucu öğrenilmiştir. 19. yüzyılın başlangıcına kadar, maddenin ve cevherinin (özünün)yapısı hakkında sadece filozofların öğretileri vardı. Sonra John Dalton adında bir İngiliz kimyacı ve matematikçi,ilk kez bilimsel atom kuramından (teorisinden) söz etti. Yıl 1803 de

John Dalton dikkatli bir deneyciydi.Çeşitli gazlardan aldığı örnekleri tarttı ve ağırlıklarının farklı olduğunu gördü. Gazların da, katı cisimler ve sıvılar gibi inanılmaz küçüklükte zerreciklerden oluştuğunu keşfetti. Bu küçük zerrecikleri "atom" diye adlandırdı. Dalton değişik elemanların atomlarının değişik özelliklerde ve farklı ağırlıklara sahip olduğunu açıkladığı zaman, atomla ilgili açıklama ve çalışmalar bilimsel bir nitelik kazanmış sayılırdı.

Buna rağmen,bir atomun tam anlamıyla ne olduğu ve fonksiyonları hâlâ gereğince açıklanmamıştı. Hemen hemen yüz yıl sonra,Ernest Rutherford adındaki başka bir İngiliz,güneş sistemine benzer, onunla kıyaslanabilecek bir tanımlama yaptı. Merkezde pozitif elektrik yüklü bir çekirdek (nükleus) ve bunun çevresinde yer almış olan negatif elektrik yüklü elektronlara ilişkin açıklamalarda bulundu.

Bugün,bilim adamları atomun elektronlar,protonlar,nötronlar,positronlar,nötrinonlar,mesonlar ve hiperonlardan meydana geldiğine inanmaktadırlar. Gerçekte, atomun göbeğinde 20 den fazla ayrı zerrecik bulmuşlardır. Gene de,atomun her şeyi izah edebilecek,buna yardımcı olacak bir tek tam resminin bulunmadığını özellikle belirtelim.

Eınsteın Kimdir?

Hayatlarını, çalışmalarını,buluş ve eserlerini okuyup öğrendiğiniz bilim adamlarının çoğu,mikroskoplar, teleskoplar , bir takım makineler ya da laboratuar aletleriyle çalışmışlardır. Sorunlarını çözmek,düşüncelerini,tasarılarını,fikirlerini gerçekleştirip uygulamak için deneyler yapmışlardır.

Albert Einstein (Aynştayn)başka tür bir bilim adamıdır. İcatlarını, buluşlarını laboratuarda değil, kafasının içinde,aklında yapan kuramsal (teorisyen) bir fizikçidir.Aynştayn, teorilerini ispatlamak için deneyler yapmak gereğini duymamıştır. Bütün dehasını,yeteneklerini,fikirlerini geliştirmek karşısına aldığı soru ve sorunları cevaplayıp çözümlemek , düşüncelerini matematik formüllerine dönüştürmek, böylece ortaya koymak yolunda harcamıştır.

Aynştayn’ın bazı teorileri, bu teorilerin ileri sürüldüğü , ortaya konulduğu zamanın çok ilerisindedir.Öyle ki,söz konusu teorilerin uygulamaya dökülebilmesi için, bilimsel araç ve gereçlerin daha gelişmiş, daha mükemmellerinin icat edileceği zamana kadar uzun yılların geçmesi gerekmişti. Bu teorilerden birinde hiç kimsenin görmemiş olduğu belirli bir yıldızın varlığı öne sürülüyordu. Bir başka teori, evrende bulunan bütün maddelerin en küçük parçası,bölünmez cüzü olarak kabul edilen atomla ilgiliydi. Gerçekte atomun daha küçük zerreciklerden oluştuğu açıklanıyordu. Nitekim her iki teorinin de doğru olduğu ispatlanmıştır.

Albert Aynştayn,dünyaya,insanlığa,evrenin kanunlarının açıklanmasında yardımcı ve yararlı olan sayısız yeni matematiksel formül vermiştir. Işık, enerji, hareket, yerçekimi, uzay ve zaman gibi esrarengiz kavramlar konusunda, bunların anlaşılması,çözümlenmesi bakımından,dünyaya Aynştayn kadar yararlı olmuş bir kimse daha yoktur.

Aynştayn, Almanya'da küçük bir şehir olan Ulm'da doğmuştu. Babasının küçük bir elektrik aletleri fabrikasına sahip olduğu Münih şehrinin varoşlarında (dış, kenar mahallelerinde)yetişti. Çocukken.ilerde nasıl bir adam olacağının en ufak belirtilerine sahip değildi. Öğretmenleri onu “donuk,zihni tersine işleyen" bir çocuk diye tanımlıyorlardı.

Gerçekte Aynştayn son derece zekiydi.12 yaşındayken kendi kendine geometri öğrenmişti.



ATOM BOMBASININ TEMEL FORMÜLÜ

2. Dünya Savaşı'na kesin son sağlayan atom bombası, Aynştayn'ın 1905 yılında ortaya koyduğu bir gerçeğin ürünüdür. Eskiden bir maddenin yaratılamayacağı ve yok edilemeyeceği kuramı geçerliyken, Aynştayn maddenin enerjiye ,enerjinin de maddeye dönüşebileceğini ileri sürmüştür.

E =enerji M= kitle C=ışığın hızı

olarak kabul edildiğinde,bu gerçeği

E=MC2

formülü ile ortaya koymuştur.



Babası fabrikada çalışması için zorladı.Fakat Aynştayn öğrenimine devam etmek arzusundaydı. Özellikle matematik ve fizikle ilgileniyordu.

Bir fizik öğretmeni olmağa karar verdi. İsviçre'de Zürih şehrine gitti. Orada Politeknik Akademisi'ne girdi. İyi dereceyle mezun oldu. Öğrenimini tamamlarken,sonradan eşi olacak Mileva Mareç adında bir öğrenciyle de tanışmıştı.

Okulu bitirdikten sonra fizik öğretmeni olarak uygun bir iş bulamadı. Özel dersler veriyordu ama el ine, geçen para azdı. Ancak o da güçlükle boğazına yetiyordu. 1902 yılında, İsviçre Patent Ofisinde memur oldu. İşin parası azdı ama kolaydı. Çok az vaktini alıyor, asıl ilgilendiği şeylerle meşgul olabilmesi için bol zamanı kalıyordu.

Bundan sonraki üç yılın her dakikasını,zaman ve uzay konusunda yeni matematiksel açıklamalar getirecek bazı formüller üzerinde harcadı. 1905 yılında henüz 26 yaşındayken, kendine dünya ölçüsünde ün kazandıracak olan "İzafiyetin Özel Teorisi" isimli eserini bastırdı. Bazı bilim adamları,bu eseri "dünya tarihinde en önemli belge" diye tanımışlardır.

Aynştayn'ın İzafiyet Teorisi, bilim adamı arkadaşları arasında pek coşkuyla karşılanmadı. Bunun nedeni, onların kendi çalışma ve eserlerindeki nice yanlış ve yanıltının ortaya dökülmesiydi. 1912 de karşı tavır silindi.Herkes onun büyüklüğünü kabul etti. Teorisi çok karmaşıktı. Fakat matematikçilerin ve fizikçilerin uzun yıllardan beri bocaladıkları,çözümleyemedikleri sayısız sorunu cevaplandırıyordu.

İsviçre Patent Dairesindeki silik,belirsiz katip,dünya çapında ün kazanmıştı. Avrupa üniversitelerinde dersler vermeğe çağrıldı. Profesörlerden biri "yeni bir Kopernik doğmuştur" dedi. 1914 yılında, Berlin Üniversitesinde fizik profesörü oldu. Orada, Nobel Armağanını kazandığı 1921'e kadar dokuz yıl kaldı.

1933 yılında ansızın bütün hayatı yön değiştirdi. Adolf Hitler adında hırslı,kana susamış bir çılgın, Almanya'da diktatör olmuştu.Hitler ve omuzdaşları,"üstün Cermen ırkı" saplantısıyla Yahudilere karşıydılar. Aynştayn Hitler'e ve Nazilerin zorbalıklarına, zulümlerine karşı bir tavır takındı. Hitler de onun evini yıktırdı, malına mülküne el koydu.Tutuklanması için büyük paralar vaat etti. Dünyanın onurlandırdığı Aynştayn,yersiz,yurtsuz bir mülteci durumuna düşmüştü. Sonra Amerika'dan çağrıldı. 1933 yılında Princeton'a geldi. 22 yıl orada yaşadı. 1940 yılında Amerikan vatandaşlığına geçti.

1945 yılında 2. Dünya Savaşını sonuçlandıran atom bombası Amerikalılar tarafından atıldığı zaman,Aynştayn bilimin ölüm ve yıkımlar amacıyla kullanılmasından büyük üzüntüye kapıldı. Bütün uluslara bir çağrıda bulundu.Barışçı bir dünya devletinin kurulmasını istedi. 1955 de öldüğü zaman 76 yaşındaydı.


Atom Enerjisi Nedir?

Atomik enerji atomdan elde edilen enerjidir.Her atom kendi bünyesinde bir enerjiye sahiptir.Bu enerji,bir atomun parçalarını bir arada tutar. Dolayısıyla, atomik enerjide bir atomun çekirdeği enerjinin kaynağıdır. Atom parçalandığı zaman bu enerji serbest kalacaktır.

Gerçekte atomla enerji sağlamanın iki yolu vardır. Bunlardan biri "fission /birleştirme",öteki ise "flssion/bölme " diye tanımlanır. "Birleştirme" reaksiyonu gerçekleştiğinde iki atom bir tek atom teşkil edecek yapıdadır.Atomların birleşmesi.Isı formunda çok büyük miktarda bir enerjinin serbest kalması sonucunu verir. Güneş tarafından yayılan enerjinin çoğu, güneşte meydana gelen "fission" işleminin sonucudur.Atomik enerji sağlamanın bir başka şekli, "fission/bölünme" işlemidir. Bir atom ikiye bölündüğü zaman bu işlem olmuştur. Bu reaksiyon, atomların nötron gibi atomik cüzlerle (zerreciklerle) bombardımana tutulması sonucu yapılır.

Nötronlarla bombardıman edilen bir atomun mutlaka bölünmesi beklenemez. Aslında atomların çoğunu parçalayamayız.Buna karşılık, uranyum ve plütonium atomları uygun şartlarda daima parçalanır.

"U-235" diye tanımlanan bir tür uranyum ( ki " uranyum izotopu" diye bilinir),nötronlarla bombardıman edildiğinde iki parçaya ayrışacaktır. Bunun verdiği enerji ne kadardır tahmin edebilir misiniz ?

Yaklaşık olarak 1 kilo kömürün yandığı zaman verdiği enerjinin bir milyon kat fazlasıdır. Bu yüzden, küçük bir uranyum parçası kocaman bir geminin,bir uçağın hareketini sağlayabilir. Bir jeneratörü çalıştırabilir.

Görüldüğü gibi, atomik enerji insanın geleceği için eşi benzeri bulunmaz bir güç kaynağıdır.


Bir Atomun Büyüklüğü Ne Kadardır?

Her şeyden önce,söze bugün atom hakkında bildiklerimizin yarına değişebileceğini belirterek başlayalım. Atom parçalama (ayrıştırma) makinelerinin yapılmasıyla,bilim atom konusunda devamlı olarak yeni yeni şeyler öğreniyor.

Ne gariptir ki, Yunanca asıllı atom kelimesinin karşılığı "bölünemez,parçalanamaz" anlamına gelmektedir.Bundan kolaylıkla anlaşılacağı gibi, eski Yunanlılar atomu maddenin en küçük parçası diye kabul etmekteydiler.

Oysa,günümüzde atomun çekirdeğinde 20 den fazla muhtelif zerrecik bulunduğu öğrenilmiştir.Bilim adamları, atomun elektronlar, protonlar, nötronlar, positronlar,nötrinolar,mesonlar ve hiperonlardan oluşan bir yapıya sahip bulunduğuna inanıyorlar. Elektronlar, çok küçük negatif elektrik yükü taşıyan zerreciklerdir. Proton ise,elektrondan 1836kere ağır olup pozitif elektrikle yüklüdür. Buna karşılık, nötron daha ağırdır. Fakat herhangi bir elektrik yükü taşımaz. Positron, yaklaşık olarak elektron büyüklüğündedir ve pozitif elektrik yükü taşır. Nötrino,bir elektronun iki binde biri kadardır. Elektrik yükü yoktur. Mesonlar, pozitif veya negatif elektrik yüklü olabilir. Hiperonlar protonlardan daha büyüktür. Ancak, bunların nasıl bir arada bulunduğu veya elektrikle yüklü oluşu bizler için hala meçhuldür. Bilinen şey,bu atomların elemanları meydana getirdiği ve birbirlerinden farklı olduğudur. Farklılıklarının belirgin gerçeği, ağırlıklarıdır . Dolayısıyla, elemanlar atomik ağırlıklarına göre gruplandırılırlar. Sözgelimi hidrojenin atomik ağırlığı "l",demirinki ise "55"dir. Bunun anlamı, demirin atomunun hidrojen atomundan 55 kez daha ağır olduğudur.

Gene de bu ağırlıklar son derece küçüktür. Hidrojenin bir tek atomu,bir gramın milyonlarca kere milyonda biridir.Bunu başka bir örnekle de belirtebiliriz.Bir gram. hidrojende bulunan atom sayısı, 6 sayısını izleyen 23 sıfırlı rakamla belirtilecektir.

Bir hidrojen atomu,çapı yaklaşık olarak 65 metreye varacak kadar büyütüldüğü zaman, yüksekliği 15 katlı bir yapıya eşit olacaktır. Aynı atomun elektronu,aşağı yukarı bir toplu iğne başı büyüklüğünü bulacaktır. Bu atomun protonu ise ancak mikroskopla görülebilir.
« Son Düzenleme: Nisan 10, 2008, 07:18:56 ÖS Yazan: kral yengeç » Logged
kral yengeç
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : Nisan 10, 2008, 07:12:40 ÖS »

Cam Nasıl Keşfedildi?

Pencerelerimizden güneşin girmesini, dışarının görüşebilmesini sağlayan, sofralarımızda bardak, su şişesi yapısında bulunan, daha bir çok yerlerde kullanılan camın tarihi çok gerilere kadar uzanmaktadır.

Ancak camın ilk olarak ne zaman ve nerede yapıldığına ilişkin kesin bir fikrimiz yok. Camın yapımında temel maddeler olarak kullanılan kum, soda külü (veya potas) ve kireç, yüksek ısıda birlikte eritilir. Bu maddeler dünyanın çok yerinde fazla miktarda bulunabileceği için, cam yapımı da söz konusu çevrelerdeki ülkelerden herhangi birinde keşfedilmiş olabilir.

Bazı kaynaklara göre,bu keşfin onuru eski Fenikelilere verilmektedir. Sözde bir geminin mürettebatı, Suriye'deki bir nehrin ağzında karaya çıkmış. Yemek pişirmek için hazırlık yaptıklarında,kaplarını desteklemek, üzerine oturtmak için taş bulamamışlar. Geminin ambarındaki-bir cins sodyum bileşimi olan-güherç ile kalıplarından yararlanmayı düşünmüşler.

Ateş güherçileyi eritmiş,çevredeki kumla karışan eriyik sodyum bileşiği, sıvı cam halinde akmağa başlamış.

Bu söylenti ne ölçüde doğrudur, gerçeğe uyarlığı nedir kesinlikle bilemeyiz. Fakat Suriye'nin cam yapımının eski kaynaklarından biri, belki de birincisi olduğu gerçektir. Ticaret konusunda ünü dünyayı tutmuş Fenikeliler, Akdeniz çevresindeki bütün ülkelere camdan yapılmış şeyler satarlardı.

İlk çağlarda cam yapıldığı bilinen bir başka ülke de Mısırdır. Orijini İsa'dan 7000 yıl önceye kadar uzanan eski Mısır mezarlarında, cam boncuklar ve süs eşyaları bulunmuştur.Ancak,bunların Sıriye'den gelmiş olması da düşünülebilir.

Bildiğimiz kadarıyla İsa’dan 1500 yıl önce Mısırlılar kendi camlarını yapıyorlardı.

Mısırlılar dövülüp ufalanmış kuvartz taşlarını kumla karıştırır ve camın rengini değiştirirlerdi. Zamanla,bu karışıma kobalt,bakır ya da manganez katmayı da öğrenmişlerdi Böylelikle, canlı mavi, yeşil veya mor renklerde camlar elde edebiliyorlardı.

İsa'dan önce 1200 yıllarından sonra,Mısırlılar cama şekil vermeyi de öğrendiler. Fakat boruyla üflenerek camın şekillendirilmesi, Hıristiyanlığın ilk dönemlerine ait bir uygulamadır.

Eski Romalıların da cam yapımı konusunda hayli usta oldukları bilinmektedir. Romalılar camdan dekor ve süsleme unsuru olarak büyük ölçüde yararlanmışlar, duvar kaplamaları için ince cam panolar (ilkel vitray taslakları) bile yapmışlardı.

Hıristiyanlık döneminde,cam artık pencerelerde kullanılmaya başlamıştı. Üzerinde tarihi yazılı en eski cam, M Ö. 1551 -1527 yıllarında yaşayan Firavun Amenhotep'e ait iri bir boncuktur. Bu boncuk şimdi, İngiltere’de Cboford müzesindedir.

Dikiş Makinasını Kim İcat Etti?


Dikiş bütün insanlık için öylesine önemli bir şeydi ki, bu alanda pratik kolaylıklar ve seri yapım sağlayacak bir makinenin icadı kaçınılmaz bir sonuçtu. İşte bu noktada, dikiş makinesinin kimin tarafından icat edildiği sorusu karşımıza çıkmaktadır.

Dikiş makinesinin icadının tarihçesi, gerçekten tam anlamıyla trajiktir. İlk dikiş makinesi Thomas Saint adında bir İngiliz tarafından icat edilmiştir. 1790 yılında, Thomas Saint daha ziyade deri üzerinde çalışmak amacıyla tasarlanmış bir makinenin patentini (buluş ruhsatını) aldı. Fakat hiç kullanılmayan bu makine, mucidine en ufak bir yarar sağlamadı.

Daha sonra 1830 yılında, Barthelemy Thimmonier adındaki yoksul bir Fransız terzisi, modern makinelere daha çok benzeyen bir dikiş makinesi icat etti. Bu makine Fransa'da kullanıldı. Ancak, el dikişiyle geçinen kalabalık topluluklar işlerini kaybetmek korkusuna kapıldılar.Makinelerin yapıldığı atölyeleri bastılar. Yerle bir ettiler. Thimmonier tam bir yoksulluk içinde öldü.

Hemen hemen aynı tarihte, New York'ta Walter Hunt adında bir adam, kan camsı, eğri bir iğneyle çalışan bir dikiş makinesi icat etmişti. Bu iğnenin ucunda bir delik vardı. İpliğin ilmiği bu delikten geçiyordu. Fakat Walter Hunt makinesi için patent almamak hatasını işledi.

Böylece 1851 yılı gelip çattı. New York'un ünlü eğlence merkezi Broadway'deki "Orpheum" Tiyatrosunda yeni sahnelenecek bir operanın kostümleri hazırlanıyordu. Kostümleri hazırlamakla görevli iki dikişçi kız, üzüntünün ağır bastığı bir telaş içindeydiler. Başrolü oynayacak sopranonun kostümü, oyunun başlamasına iki saat kaldığı halde yetiştirilememişti. O esnada, orta boylu, esmer bir adam ilgililerin yanına geldi ve kostümü "yarım saat sonra" getireceğini söyledi. Nitekim bu sözünü gerçekleştirdi de.

Orta boylu, esmer adamın adı İsaac Singer'di. Amerika'ya Hollanda'dan göç etmişti. Mekanik işlere büyük merakı vardı. Önceleri küçük bir atölye açmış, sonra işini genişleterek Boston'da bir fabrika kurmuştu. Halen, elinde kendi tarafından tasarlanıp yapılmış bir dikiş makinesi vardı. İsaac Singer,kendi yapımı dikiş makinesi için patent de almıştı. Fakat Elias Howe adında bir başkası ortaya çıkarak, İsaac Singer'i kendi buluşunu çalmakla suçladı. Avukatı George Bliss'in aracılığıyla büyük bir tazminat istedi.

Böylece açılan mahkeme tam üç yıl sürdü.Sonunda mesele anlaşıldı. Howe'un elindeki makine,on iki yıl önce tanımış olduğu Walter Hunt'a aitti. Walter Hunt,kendi buluşu olan makinenin planını Elias Howe'a vermişti. Daha önce de belirttiğimiz gibi.Hunt'ın makinesi mekikliydi. Oysa İsaac Singer'inki tamamen farklı, geliştirilmiş bir dikiş makinesiydi.

Duruşmalar sonunda,davayı İsaac Singer kazandı. Günümüzde en yaygın ölçüde kullanılan dikiş makineleri de onun adını taşımaktadır.

Dinamit Nedir?

Dinamit Nedir?

1846 yılında, Ascanio Sobrero adında bir İtalyan kimyacısı, gliserini sülfirik asit ve nitrik asitle karıştırarak,"nitrogliserin" adını verdiği, sıvı halinde son derece etkili ve tehlikeli bir patlayıcı madde yapmıştı. Bu sıvı patlayıcı ve en ufak sarsıntıya karşı çok duyarlı olduğundan,taşınması ve kullanılması son derece sakıncalıydı.

Alfred Nobel adında İsveçli bir kimyacı,nitrogliserin'i belirli ölçüde tehlikesiz kılmanın yolunu ancak yirmi yıl sonra buldu. Düşüncesini uygulayarak, nitrogliserini, "İdeseiguhr " denilen bir tür kumlu toprakla karıştırdı ve buna " dinamit" adını verdi. Dinamit deyimi, Yunanca "güç,kuvvet" anlamına "dynamis "kelimesinden geliyordu. Daha sonraları, söz konusu kumlu toprak yerine talaş,un,magnezi ve sodyum karbonat kullanıldı.Böylece, nitrogliserinin daha az duyarlı ve tehlikeli olması sağlanmıştı.

Esas (temel)unsurlarının karışımıyla meydana gelen dinamit,hamur halinde plastik gibi,camcı macununu andıran bir görünüş alır. Sonra çapı yaklaşık olarak 5 santim, uzunluğu 20 santim olan çubuklar haline getirilir. Her çubuk su geçirmez kağıtla sarılır. Su geçirmez kağıt aynı zamanda parafine batırılmıştır. Yol ve büyük binaların yapımında,barajlar için, tüneller açmak amacıyla delinmez, aşılmaz kayalıkların havaya uçurulmasında kullanılan dinamit, bu tür uygulamalarda insanlık için çok yararlıdır. Ancak, kötü, yıkıcı,öldürücü amaçlarla da kullanılır.

Alfred Nobel, buluşunun karşılığında milyonlara sahip olmuş, buna rağmen,dinamitin kötü ve ölümcül amaçlarla kullanılması ihtimalini hiçbir zaman aklından silememişti. Bunun savaşlarda öldürücü bir silah niteliğiyle kullanılabileceğinin farkındaydı, insanlığı daha barışçı bir yolda yürümeğe sevk etmek için,servetiyle "Nobel Armağanı" denilen uluslararası bir kurum tasarladı. Bu kurumun denetimi İsveç Hükümetinin elinde olacaktı. Her yıl çeşitli konularda ve dallarda (tıp, matematik, fizik, edebiyat, politika ve diplomasi gibi ) insanlığa en yararlı olduğu kabul edilen ve özel bir kurul tarafından seçilen kimseler, o konuda veya dalda "Nobel Armağanı"nı alacaklardı.

Dinamo Nedir?

İngiliz fizik bilgini Michael Faraday, 1831 yılında yaptığı bir deney esnasında,bakır tel türünden bir iletkeni bir mıknatıs yakınında hareket ettirmekle elektrik akımı meydana getirilebileceğini keşfetmişti. Bilim dilinde "jeneratör" diye tanımlanan "dinamo"nun temel çalışma ilkesi, işte bu keşfe dayanmaktadır.

Basit ve kısa bir tanımlamayla ,dinamo mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren makinedir. Teknoloji çağının en büyük unsuru olan elektrik akımı çoğunlukla dinamolar ta rafından sağlanır.

Dinamolar kullanıldıkları amaçlara göre değişik boyarlarda olabilir. Bir otomobilde gerekli elektrik akımını sağlayacak dinamoyla, büyük bir şehrin elektrik ihtiyacını karşılayan dinamonun aynı boyutlarda olmayacağı tabii bir şeydir.

Dinamolar iki türdür. Bu türlerden biri "doğru akım",tekiyse "alternatif akım" meydana getirir.

Hangi amaçla kullanılırsa kullanılsın, bir dinamo temelde iki kısımdan meydana gelir:

1 - Duraç (Stator bobin)

2 - Döneç (Döner bobin)

Doğru akım verecek dinamolarda ayrıca bir kollektör ve madeni fırçalar bulunmaktadır. Dinamolarda kuvvetli bir manyetik alana ihtiyaç olduğu için,bunu oluşturacak elektrik mıknatısı kullanılır. Buna karşılık, "manyeto" denilen küçük dinamolar sabit mıknatıs kullanılarak çalışır.

Endüstri alanında kullanılan dinamolar,büyük enerji meydana getirmek zorundadırlar. Dolayısıyla, bunlarda dört,altı, sekiz,yerine göre daha fazla kutup kullanılır. Bu tür dinamolarda, döneçler bir merkez (bir eksen) çevresinde birleştirilmiş ayrı bobinler yapısındadır. Alternatif akım sağlayan dinamolar (alternatörler),döneçleri bakımından değişiklik gösterirler. Bu tür dinamolarda,döneçler genellikle her manyetik alan için iki,üç bobin ihtiva eder. Söz konusu bobinler, birbirleriyle ayrı bir "endükleme" devresi meydana getirecek şekilde birleştirilmiştir. Bobin sayısına göre, iki ya da üç alternatif akım meydana getirirler. Bu nedenle de, alternatif a kim sayısına göre "iki fazlı" veya "üç fazlı" alternatörler olarak tanımlanırlar.

Dinamoların kullanılış alanı çok yaygındır. Bunlara aynı zamanda "jeneratör" denilmesinin nedeni, mekanik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürmek suretiyle elektrik akımı yaratmalarıdır. "Jeneratör" de "meydana getirici " anlamına kullanılan bir deyimdir.

Dizel Motorunu Kim Buldu?

Bazı taşıt araçları, yol ve yapı makineleri söz konusu olduğunda, bunlarla beraber Dizel motorunun adı da anılır. Bunun nedeni, sözü edilen taşıt aracının, yol veya yapı makinesinin Dizel motoruyla çalışmasıdır. Başka türlü söylemek gerekirse, Dizel motoru bu araçların ve makinelerin hareketini,çalışmasını sağlayan güç kaynağıdır. Dizel motoru sadece taşıt araçlarında,yol ve yapı makinelerinde kullanılmakla kalmaz. Kuvvet santrallerinde,büyük yolcu gemilerinde,trenleri çeken lokomotiflerde,fabrikalarda da kullanılmaktadır.

Dizel motoru da,aslında benzin motorları gibi içten patlamalıdır. Söz konusu patlama,bir silindirin içindeki yakıtın yanmasıyla olur. Patlamayla oluşan gazlar silindirin içindeki bir pistonu harekete getirir. Yani ısı enerjisi mekanik enerjiye dönüşür.

Yukarda değinmiş olduğumuz gibi, modern teknolojide Dizel motorunun uygulandığı yerler, bunlardan yararlanılan teknik çalışma alanları saymakla tükenmez.Kuvvet santrallerinde Dizel ayarında iş veren diğer motorlar,cıva buharı ve gaz türbinleridir. Buna karşılık, cıva buharı ve gaz türbinlerinin, ağırlıkları çok fazla,taşınmaları son derece güçtür.

Bütün bunları belirttikten sonra,insanın aklında belirli bir sorunun sivrilmesi tabii bir şeydir. Dizel adı nereden gelmiştir? Bu motoru icat eden kimdir?Gerçekte,her iki sorunun cevabı aynıdır. Dizel motoru, 1858 yılında Paris'te doğan ve Alman asıllı bir ailenin çocuğu olan Rudolph Diesel tarafından icat edilmiştir. Dolayısıyla, bu motor " Dizel motoru " diye tanımlanır.1858 ve 1870 yılları arasında Paris'te yaşayan,burada okula giden Rudolph Diesel,1870 de Fransa ile Almanya arasında çıkan savaş nedeniyle İngiltere'ye göç etmek zorunda kalmıştı. Sonra Münih’teki Teknik Kolej'de okudu. 21 yaşındayken mühendis olarak bu koleji bitirdi.

Kolejdeyken,öğretmeni termodinamik profesörü ünlü Von Linde idi. Von Linde, havayı sıvı haline dönüştüren ilk bilim adamı olarak tanınır. Profesör Von Linde derslerinden birinde buhar makinesinin düşük randımanından söz ettiği zaman, Dizel'in aklında daha mükemmel bir motoru gerçekleştirmek fikri doğmuştu. Böyle bir motorun pratik yönden daha büyük ölçüde yararlar sağlayacağını matematik olarak ispatlamış , 1893 yılında da bu tür bir motor yapmıştı.Motoru çalıştırmağa kalkıştığında, ilk patlamayla motor tahrip oldu.Fakat kompresyonla (sıkıştırmayla) ateşlemeli motorun çalışacağını ispat etmişti.

1897 yılında başarıyla çalışan ilk Dizel motorunu yaptı.Dünya ölçüsünde ilgi ve hayranlık yarattı.Rudolph Diesel,buluşu olan motor sayesinde büyük bir servet kazanmıştı. Gittiği her yerde saygıyla karşılanıyor, onurlandırılıyordu.

29 Eylül 1913 tarihinde, Antwerp'ten hareketle Manş'ı geçecek olan (Dresden) gemisine bindi. Londra'ya gidiyordu. Yıldızlı,açık bir geceydi. Deniz alabildiğine durgundu. Ertesi sabah (Dresden) rıhtıma yaklaştığı zaman, Dr. Rudolph Diesel'in kaybolduğu fark edildi. Yatağı bozulmamıştı. Gece boyunca onu gören kimse yoktu. Yolcular ve gemi mürettebatı arasında, Rudolph Diesel'in akıbeti konusunda yararlı bilgi verebilecek bir kişi çıkmadı.

Bunu izleyen bir yıl boyunca, Dr. Diesel'in kayboluşu hakkında çeşitli fikirler, tahminler,ihtimaller ileri sürüldü. Bazı kimseler öldüğüne inanmaktaydılar. 1914 de Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle,bu büyük mucit de unutuldu.

O tarihten sonra sadece Dizel motorunun adı anıldı.Fakat bu motoru icat eden insanı herkes unutmuştu.



Elektriği Kim Buldu?

Gerçekten ilginç bir konu ve merak kaynağı olan elektrik, aslı bilinmeksizin binlerce yıl insanı meşgul etmiştir. Bugün bile elektriğin tam anlamıyla ne olduğunu kesinkes biliyoruz sayılamaz.

Günümüzde kesinlikle bilinen, maddenin elektrikle yüklü çok küçük zerrecikleri ihtiva ettiğidir. Bu çıkış noktasından şekillenen kurama (teoriye) göre, elektrik, elektronların ya da elektrik yükü taşıyan öteki zerreciklerin hareketli bir akışıdır.

"Elektrik" deyimi, Yunanca "elektron"dan gelmektedir.Bunun anlamını mı merak ediyorsunuz ? Yunanca "elektron" kelimesi, bildiğimiz "amber" karşılığıdır. Açıklamadan da anlaşılacağı gibi, İsa'dan 600 yıl önce, Yunanlılar bir yere devamlı olarak sürtüştürülen, böylece kızan amberin ,mantar ve kağıt parçaları türünden hafif maddeleri çekebilme yeteneğini biliyorlardı.Buna rağmen,1672 yılına kadar bu konuda kayda değer bir gelişme olduğu söylenemez. 1672 yılında, Otto von Guericke adında bir adam,elini hızla dönen bir sülfür (kükürt) kürenin karşısına tutarak, daha güçlü elektrik üretti.

1729 yılında ise, Stephen Gray,bazı maddelerin (örneğin metaller) bir yerden başka bir yere elektrik ilettiklerini keşfetti. Bu tür maddeler "kondüktör-iletken" diye tanımlandılar. Cam,kükürt,amber,balmumu gibi diğer bazı maddelerde elektriği taşımıyor,bir yerden bir yere iletmiyorlardı.Bunlara genel olarak "yalıtkan" adı verildi.

Aynı doğrultuda son derece önemli bir başka adım, 1733 yılında du Fay adında bir Fransızın negatif ve pozitif elektrik yüklerini bulması olmuştur. Du Fay, negatif ve pozitif şarjların (elektrik yüklerinin),iki ayrı tür elektrik olduğunu sanmıştı.

Gene de, elektriğin gerçeğe en yakın tanımlamasını yapan Benjamin Franklin'dir. Benjamin Franklin'in fikrine göre, tabiattaki bütün maddelerin bünyesinde "elektriksel bir akış" vardı. Belirli iki madde arasındaki sürtünme, bu akıştan bir kısmının, miktar bakımından fazlalık meydana getirecek şekilde öteki maddeye geçmesine sebep oluyordu. Bugün, bu akışın negatif yüklü elektronlardan oluştuğunu söyleyebiliyoruz.

Elektrik konusunda en önemli gelişmelerin, 1800 yılında Alessandro Volta tarafından ilk pilin (bataryanın ) keşfiyle başladığı tartışma kabul etmeyen bir gerçektir.Söz konusu batarya, ilk devamlı ve güvenilir elektrik kaynağı olmak niteliğiyle, öteki buluşlar ve uygulamalar yolunda dünyaya kılavuzluk etmiştir.



Elektronik Beyin Nedir?

Bağım büyük ölçüde yararlandığımız robotların çoğu elektronik beyinli olup,bunlar (komputer) diye tanımlanırlar Yapı ve fonksiyonlarında elektronik beyinleri temel unsur olduğundan, daha genel bir şekilde "elektronik beyin " adıyla anılırlar.

Computer) kelimesinin sözlükte karşılığına bakacak olursanız,matematik problemleri çözen bir makine" anlamına geldiğini görürsünüz. Elektronik beyin veya komputer "düşünen makine", ya da düşünen robot" diye isimlendirilse de, bu tanımlama yanlıştır. Aslında hiç bir makinenin düşünemeyeceği tabii bir şeydir.

Masa üzerinde kullanılabilecek küçük boyutlulardan,bir oda büyüklüğündekilere kadar,elektronik beyinler değişik yapıda olabilirler. Bunlar, çok karmaşık matematiksel problemlerin çözümünde,uzaya atılan uyduların yörüngelerini hesaplamakta, balistik roketlerin atılmasında,yükseklerdeki hava şartlarının tespit edilerek fırtınalara karşı hazırlıklı olmak bakımından kullanılırlar.

Bir elektronik beyinin birkaç saat içinde çözümleyeceği bazı matematik problemler, aynı şeyi kağıt kalemle yapmağa kalkışan bir insanı hayatı boyunca meşgul edebilir.

Bundan yüz yılı aşkın bir süre önce,Charles Babbage adında bir İngiliz matematikçisi,"analitik-çözümleyici" bir makine tasarlamıştı. Ancak, tasarının gerçekleştirilmesi için, gerekli mekanik parçaların olmayışı,teknik yetersizlik, bu fikrin uygulamaya dökülmesine meydan vermedi. 1936 yılında .Profesör Howard Aiken adında genç bir Harvard Profesörü, Doktor Charles Babbage'in notlarını okumuştu. Aynı fikrin gerçekleştirilebileceğini düşündü. Yardımcılarıyla beraber, 1944 yılında gerçek anlamıyla çalışır durumda ilk elektronik beyini ortaya koydu.

İki yıl sonra, tamamen elektronik ve genel kullanışlar için uygun,ENİAK adı verilen ilk elektronik beyin yapıldı. ENIAK, bugünkü elektronik beyinlerin hepsinin büyükbabası sayılabilir. ÜNİVAK, MANİAK, ÜNİKALL, MİNİVAK, SEAK ve BİZMAK gibi daha nice elektronik beyinler, ENİAK'ın torunlarıdır.

Günümüzde kullanılan elektronik beyinler iki türdür:

l - Analog komputerler

2 - Dijital komputerler

Analog komputerler (elektronik beyinler), problem çözümleyecek yapıdadır.Genellikle,belirli bir problemi veya özel bir gurup problemi çözümleyecek şekilde tasarlanıp yapılmışlardır. Cevaplar, taksimatlı bir skala üzerinde kaydedilir.

Dijital komputer (elektronik beyin)ise, daha yaygın ölçüde kullanılmaktadır. Daha değişik türde iş yapar. Dijital komputerler ölçmez,sadece sayarlar. Zaten isimleri de,iki elimizin on parmağını esas tutan ve "parmak" kelimesi anlamına "digit-dijit" den kaynaklanmıştır.

İki elimizde yirmi,oniki veya altı değil de on parmak olduğundan, saymaların çoğunda 0,1,2,3,4,5,6,7, 8 ve 9 üzerinden "ondalık" sistem esas tutulmuştur. En ilkel ve basit dijital komputer de.parmaklarımızdır.Nitekim onlardan yararlanarak basit saymalar, hesaplamalar yaparız.







En Hızlı Tren Nerededir ?

1904 yılında, "Truro Şehri" diye isimlendirilen ve Plymouth ile Bristol arasında çalışan bir İngiliz buharlı lokomotifi saatte 164 kilometre sürat yaparak rekor kırmıştı. Şimdiye kadar bir buharlı lokomotifin yaptığı en büyük sürat, 1938 yılında ünlü "Mallard" lokomotifinin kaydetmiş olduğu saatte 203 kilometre hızdır.

Öteki tip trenler daha da hızlı gidebilirler. 1903 yılında denemeye çıkan elektrikli bir Alman lokomotifi saatte 209 kilometre hızla yol almıştı. Bir Fransız lokomotifi 1955 yılında saatte 330 kilometre hızla rekor kırdı. Halen bu rekor aşılamamıştır. Fakat alelade trenlerin hızı da giderek artmaktadır. Japonya'da "Tokkaido Hattı" diye tanımlanan özel bir hatta çalışan trenler saatte 1.61 kilometre hızla gitmektedirler. İngiltere'de ise saatte 241 kilometre hızla yol yapacak yeni bir demiryolu servisi tasarlanmaktadır.

Helikopteri Kim İcat Etti?

Basit ve kısa tanımlamayla ,helikopter döner kanatları olan, dikine havalanabilen ve havada belirli bir noktada hareketsiz kalabilen bir uçaktır. Ayrıca yan yan ve geriye doğru da uçabilir.

Aslında yakın tarihlerde icat edilmiş olmasına rağmen,bu tür bir uçakla ilgili fikirlerin geçmişi hayli eski zamanlara kadar uzanmaktadır. Nitekim 16. yüz yılda, Venedikli büyük sanatçı-bilim adamı Leonarda da Vinci helikopterin temel ilkeleri konusunda ciddi çalışmalar yapmıştır. Fakat 16. yüzyıl teknolojisinin yetersizliği, ne yazık ki onun fikir ve tasarılarının gerçekleşmesine imkan vermemişti.

18. yüzyılda Paucton, adale gücüyle çalıştırılan ilkel bir uçak taslağı üzerinde uğraştı. Onu izleyen Launoy,güç kaynağı olarak yaylı bir iticiden yararlanmayı düşündü.

Sonraki yüzyılın bitimine yakın,Sör George Cayley adında ki bir İngiliz, aynı esasa dayanan güç kaynağım daha geliştirdi. Deneme yaptığı model,yerden 30 metreye kadar yükselebildi. Ayrıca,buhar gücüyle çalışan başka bir modeli de tasarlıyordu.

l9.yüzyılda,birçok mucitler buhar gücünden yararlanmayı düşündüler. Mortimer Nelson adında Amerikalı bir bilim adamı, dörder bıçaklı iki rotor taşıyan bir uçak tasarısını gerçekleştirdi. Bu modelde,ileriye doğru,öne hareketi sağlayan bir pervane de burna oturtulmuştu. Gövdenin üzerinde, uçağın düşmesi halinde açılıp paraşüt görevini yapacak bir kumaş kaplıydı. Nelson, sanki kristal bir küreye bakarak gelecekteki paraşütü görmüştü.

Thomas Edison da bu konuya ciddi bir ilgiyle eğildi. Helikopterde elektrik gücünden yararlanmayı düşünüyordu.20 yüzyılın başında, Maurice Leger, Monaco'da iki pervaneli bir helikopter yaptıysa da,bu helikopter havalanamayıp yerde kaldı.

1907 yılında,Fransız Breguet,300 kiloyu geçen dikdörtgen biçimli bir helikopterle 4,5 metre yükseklikte 20-22 metre kadar uçtu.

Avrupa ve Amerika'da yapılan sayısız nice helikopter modeli, pratik olarak en ufak bir değer taşımamalarına rağmen, deneysel yönden hayli yararlı oldular. Bu sıralarda Rusya'da İgor Sikorsky adında bir genç gerçek anlamıyla helikopter yapmanın ve bunu uçurabilmenin rüyasını kuruyordu.1908 yılında, babasını ikna ederek Paris'e gitti. Orada,bu konuya ilişkin olarak bilmediği şeyleri öğrenmek için zorlu bir çabaya çirişti. Rusya'ya dönünce, yerden havalanamayan bir helikopter yaptı. Bundan sonra yaptığı ikinci model havalandı ama, pilotsuz olarak. Sikorsky rüyasından vazgeçti ve sabit kanatlı uçak alanında çalışmalara koyuldu. 1917 yılında Rus Devrimi olduğu zaman, ülkesinin ünlü bir uçak mühendisiydi ve henüz 27 yaşındaydı.

1918'de Rusya'yı terk etti. Bir yıl sonra tamamen meteliksiz ve tek tanıdığı olmaksızın New York'taydı.

Aralarında ünlü piyanist Sergei Rachmaninoff da bulunan bazı Rus göçmenleri,para yönünden onu desteklediler.Connecticutda Stratford'da yerleşip işe başlamasına yetecek kadar sermaye sağladılar.

Sikorsky S-29'larını böylelikle gerçekleştirebildi. Pan Amerikan Havayollarının Atlantik ve Pasifik Okyanusları aşırı seferler için kullandığı dört motorlu Flying Clippers (Uçan Tekneler)de.Sikorsky'nin daha sonraki çalışmalarının ürünüdür.

Bu tür çalışmalarına rağmen, Sikorsky helikopter yapmak rüyasını tam anlamıyla terk etmemişti.Gerçekten başarılı büyük uçak projelerini gerçekleştirdiği yıllar boyunca, bir yandan da helikopter konusunda çalışıyordu. En sonunda,onun için asıl güçlü sorun olan şeyin cevabını, çözüm yolunu buldu. Bu sorun,büyük rotor tarafından meydana getirilen kıvrılma etkisiydi. Bu tür uçağın kapaklanması durumu söz konusuydu. Sikorsky, yaptığı yeni modelin kuyruğuna enlemesine bir pervane yerleştirdi.

Bu pervane,ana rotorun yarattığının tersine bir etki sağlıyordu.

Öteki genç mucitler de Sikorsky'i izlediler.Stanley Hiller, henüz yirmi yaşına varmadan,ünlü Hiller-Copter'in tasarısını ortaya koydu. Arthur Young,daha lisedeyken,başarılı Bell helikopterinin gerçekleştirilmesi yolunda denemeler yapıyordu.

Ağır helikopterler iki türdür: sabit kanatlı ve döner kanatlı. Döner kanatlıların biri de Autogiro olup, modern helikopterin gelişmesi bakımından büyük ölçüde etki göstermiştir.





Hipokrat Kimdir?

Bir hekimin (doktor) oğlu olan Hipokrat,belirli bir tarihten beri tıp ilminin babası sayılmakta,böylece anılmaktadır. Tıp fakültelerini bitirip meslek hayatına atılacak olan doktorların , "meslek hayatında belirli kurallara uyacaklarına,bundan şaşmayacaklarına ,insan hayatını her şeyden üstün tutacaklarına" ilişkin yeminleri bile "Hipokrat Yemini" diye tanımlanır.

Hipokrat M. Ö. 460 yılında, Ege'deki Cos adasında doğmuştu. Eski Yunanlıların, insan vücudunun parçalanarak bilimsel inceleme ve çalışmalara konu olmasına, yani "teşrih" ilmine kötü gözle bakmalarına rağmen, Hipokrat anatomi çalışmalarını o çağa göre hayli yüksek bir düzeye ulaştırmıştı. Yardımcılarının da elbirliğiyle,devri için gerçekten şaşırtıcı sayılabilecek yargılara, sonuçlara varmıştı.

Her şeyden önce,hastalıklara ilişkin batıl inançlara karşı çıktı. İnsan vücudundaki hastalıkların tabiat kanunlarıyla ilişkilerini belirtti. Ona göre, hastalıkların nedeni iki gurupta sınıflandırılabilirdi:

1 - Mevsim ve iklimle ilgili nedenler

2 - Kişisel (besin sisteminin düzensizliği,yetersizliği, hareketsizlik vs. gibi nedenler.)

Hipokrat,her şeyden evvel düzenli beslenmeğe önem veriyordu. Bu bakımdan sıkı, eksiksiz bir düzenin uygulanmasının şart olduğu inancındaydı. İlaçlardan ve kan alınmasından ziyade ,beslenme konusunda duruyordu. Fakat gerçekten etkili ve yararlı ilaçlar hazırlamaktan da geri kalmamıştı.

Bilindiği kadarıyla, tıp öğrenimini babasından sağlamıştı. Ünlü Demokritus'dan da felsefe dersleri almıştı. Bir süre gezip dolaştıktan sonra, doğduğu yer olan Cos adasına dönüp yerleşti. Denemelerini, çalışmalarını orada sürdürdü.

Hipokrat hakkında en güvenilir bilgi kaynakları, iki çağdaşının (Eflatun ve Aristo) yazılı belgeleriyle, Hipokrat Külliyatı'dır. Söz konusu külliyat,bizzat Hipokrat'ın,çalışmalarıyla, üzerine eğildiği konularla ilgili olarak kaleme aldığı yazılardan meydana gelmiştir. Bu koleksiyonun en ilginç bölümlerinden biri "Baştaki Yaralar Üzerine" adını taşır. Hipokrat'ın bu bölümde anlattığı bazı ameliyatlar,bugün beyin cerrahisi alanındaki uygulamalardan pek farklı değildir.

Hipokrat'ın ölüm tarihi de kesinlikle bilinmeyip,85 ile 110 yaş arasında öldüğü tahmin edilmektedir.



İlk Denizaltı Ne Zaman Yapıldı?

İnsanoğlu havada uçmak gibi,denizlerin altında yol almayı da asırlar boyu düşünegelmiş,bu rüyayı gerçekleştirmek için bir çok deneyler yapmıştır.

Bugünkü anlamı ile ilk denizaltı'yı gerçekleştirme şerefi, Hollandalı fizikçi Cornelius Van Drebbel'e aittir.Drebbel,1620 yılında tek kişilik ve elle çalışan bir denizaltı yapmayı başardı. Bu denizaltı'nın içten elle idare edilen eklemli kürekler vasıtası ile hareket ediyordu.

Drebbel,denizaltısı'nın ilk denemesini gene aynı yıl İngiltere’de, Thames nehrinde yaptı. Denizaltı Thames'in altında başarılı bir yolculuk yaptıktan sonra yukarı çıkarıldı.

O tarihte,bu icat,gereği kadar önemsenmemişti. Aradan otuz üç yıl geçtikten sonra, 1653 de François De Son adlı bir Fransız,Drebbel'inkine benzeyen bir denizaltı ile başarılı bir deneme yaptı. Fakat o da gereken ilgiyi görmedi.

1720 yılında Symons adındaki bir İngiliz, eski deneylerden de yararlanarak, daha gelişmiş bir denizaltıyı denedi. Aynı tarihlerde İstanbul’da tersane mühendisleri tarafından yapılan bir denizaltı,üçüncü Ahmet'in huzurunda başarılı bir dalış yaptı.

Bütün bu denemeler, günün birinde, denizaltıların önemli işlerde kullanılabileceği gerçeğini ortaya koymuştu. Bu tarihten sonra, ufak tefek değişikliklerle birçok denizaltı yapılıp denendi. Fakat yapılanların henüz hiç biri pratikte kullanılabilecek mükemmeliyette değildi. Denizin altında kalma süreleri çok az olduğu gibi, hareket kabiliyetleri de azdı.

1776 da Amerikalı David Bushnell,daha önce yapılanlara benzemeyen daha gelişmiş bir denizaltı yapmayı başardı. Kaplumbağa adını verdiği bu denizaltının dikey ve yatay olmak "üzere iki tip pervanesi vardı. Ancak bu pervaneler elle çalıştırıldığından sürati çok azdı. Pratikte herhangi bir amaç için kullanılması düşünülemezdi.

Buharlı geminin mucidi olan Amerikalı Robert Fulton, su altında uzun süre kalabilecek bir denizaltının planlarınıv da hazırlamış,ancak tatbik sahasına koymamıştı Fulton bu havalini ancak 1800 yılında gerçekleştirebildi. "Nautilus" adını verdiği denizaltısı ile suyun altında altı saat kalarak,o güne kadar görülmemiş bir rekor kırdı. "Nautilus" suyun yüzünde yelkenle yol alıyor, suya daldığı zamansa, elle döndürülen bir pervaneden yararlanıyordu.

Fulton'un denizaltısı bütün dünyanın dikkatini çekti ve ünü, Avrupa’ya kadar yayıldı. Fulton, sonradan bu denizaltıyı Fransız imparatoru birinci Napolyona hediye etmiştir.

Artık, denizaltıların pratikte pek çok amaçlar için kullanılabileceği anlaşılmış ve bu alandaki çalışmalar hızlanmıştı. 1819 yılında, Coessin kardeşler yaptıkları bir denizaltı ile Amerika iç savaşına katılarak "Housatonic" adlı bir gemiyi hatırdılar. Ancak, bu sırada kendi denizaltıları da yaralanmış olduğundan, bir daha su yüküne çıkamadılar.

Buharla işleyen ilk denizaltı ise, 1880 yılında İngiliz W. Garett tarafından yapıldı. Ancak, bu denizaltı su altında uzun süre kalamadığından fazla bir ilgi görmüştü.

1880'i takip eden yıllarda, İsveçli mühendis Nordenfelt,188'0 de Garett tarafından yapılan denizaltı'nı geliştirerek, pratikte kullanılır hale getirdi. Nordenfelt'in denizaltısı, hiç çıkmadan suyun altında 14-15 mil yol alabiliyordu.

Elektrikle çalışan ilk denizaltı 1888 yılında Fransızlar tarafından denendi. İlk deneme başarılı oldu. "Cymnot" adlı bu denizaltının gücü 55 beygir kadardı ve saatte yaklaşık olarak 8 mil sürat yapabiliyordu. Daha sonraları bu denizaltı geliştirilerek sürati 12 mile çıkarıldı.

1931 yılında İngiliz Sir Wilkins "Nautilus" adını verdiği bir denizaltı yaparak,kuzey buz denizine kadar gitti. Sir Wilkins' in bu başarısını bütün dünya taktirle karşıladı.

Artık denizaltı yapımına bütün büyük ülkeler hız vermişti. Eskiden kişisel çabalarla yapılan tecrübelerin yerini, devletlerin finanse ettiği çalışmalar almıştı.

İkinci dünya savaşı sırasında denizaltılara dizel motorları takıldı Böylece süratleri arttırılmış oluyordu.

17 Ocak 1955 de ise nükleer güçle çalışan ilk denizaltı suya indirildi. "Nautilus" adı verilen bu denizaltı saatte 20 mil sürat yapabiliyor ve gerektiğinde hiç su yüzüne çıkmadan haftalarca denizde kalabiliyordu.





İlk Roket Ne Zaman Kullanıldı?

Parklarda ve büyük bahçelerde,geniş çimenlikleri kendiliğinden sulamak için yapılmış tesisatlar vardır. Bu tesisat, olduğu yerde durmaksızın dönen, yere yatay durumda borularla hazırlanmıştır. Devamlı olarak dönerken,bir daire biçiminde su fışkırtır. Roket atıcının çalışmasındaki temel ilke, bir bakıma bu sulama tesisatının çalışma düzenine benzetilebilir.

Söz konusu sulama düzeninde, su fışkırtıcı borunun içindeki su bir yönde fışkırır. Fışkırma gücü, boruyu aksi yönde iter. Bir rokette de,çabuk (hızlı) yanan yakıt veya patlayıcı madde, bir yönde atılım yapar. Aynı zamanda, roketi aksi yönde iter.

Yaşadığımız çağı,diğer bazı buluşların isimleriyle birlikte "roket çağı" diye de tanımlıyoruz.Roketi modern bir buluş olarak kabul ediyoruz. Oysa roket fikri çok eski bir uygulamadır. İlk roketi Çinliler bulmuş ve bundan 800 yıl önce "hava fişekleri" olarak kullanmışlardır.Çinlilerle ticaret ilişkileri olan Hintliler ve Araplar,daha sonraları aynı şeyi kendi ülkelerine götürmüş, orada uygulamışlardı. Güvenilir kaynaklara göre, Batı Avrupa ülkelerinde roketle ilgili ilk kayıtlar M. S. (İsa'dan sonra) 1256 yılına rastlamaktadır.

Roketin savaş alanında ilk uygulaması, alevli okların kullanılması şeklinde olmuştur. Bunlar düşman kalelerinin yanabilecek kısımları nişanlanarak atılıyordu. Askerler ve denizciler, roketten işaretleşme aracı olarak da yararlanmışlardır.

1802 yılında İngiliz ordusunda bir yüzbaşı, Hindistan'da İngiliz birliklerine roketlerle nasıl saldırıldığına ilişkin bir yazı okumuştu. Bu yazı,aynı şeyin İngiliz ordusunda kullanılabileceği fikrini verdi. Yapılan denemeler başarıyla sonuçlandı. Çok geçmeden, Avrupa ülkelerinin çoğunun ordusunda aynı şey kullanılmağa başlamıştı. Tez zamanda Birleşik Amerika da onları izlemekte gecikmedi.

Avrupa'da, Napoleon'un yenilgiye uğradığı Leipzig Savaşında, roketler büyük ölçüde kullanıldı. Birleşik Amerika'da ise, Baltimore Limanında McHenry kalesinin bombardımanında,İngilizler aynı silahtan yararlandılar. Birleşik Amerika milli marşının bir yerinde "roketin kızıl parıltısı" sözünün geçmesi bu yüzdendir.

19. yüzyılda,topçu birliklerine daha büyük önem verildi. Toplarda gelişmeler yapıldı. Sonraları, roket atıcılar topların yerini almağa başladı. Bunun tam anlamıyla gerçekleşmesi, 2. Dünya Savaşında, Almanların ünlü V-2 ve benzeri roketleri kullanmasıyla olmuştur.



Kibriti Kim Keşfetti?

İnsanın kendini ısıtmak, yemeğini pişirebilmek için bir ateş yakma isteği,bütün çeşitleriyle kibriti bulmasında çıkış noktası olmuştur.

Mağara adamı,belki de tesadüfen çaktığı taşlardan doğan kıvılcımla kuru yaprakları tutuşturmayı düşünmüştü. Ondan binlerce yıl sonra,Romalıların bu konuda pek gelişme kaydetmediklerini görüyoruz. İki taşı birbirine sürtüştürüyor ve kükürtle kaplanmış yarıklı bir tahtayı, meydana gelecek kıvılcımla tutuşturmaya çalışıyorlardı.

Ortaçağ'da, çakmak taşıyla kıvılcım meydana getirme işine çelik de katıldı. Kurutulmuş yosun, mantar, kömürleştirilmiş paçavra gibi şeylerden yararlanma yoluna gidildi.Bu tür maddeler kolaylıkla ateş alıyorlardı.

Modern anlamda kibrit, fosforun çok düşük ısıda ateş alan bir madde olduğunun bulunmasıyla sağlanmıştır sanıyoruz . 1681 yılında, Robert Böyle adında bir İngiliz, çok ince bir tahta parçasına önce sülfür uygulayıp, sonra sülfür-fosfor karışımına batırdı. Kibrit öylesine kolay ve çabuk ateş alıyordu ki, buluşu pratik kullanışlar için hiç elverişli değildi.

İngiltere'de ilk pratik kibrit John Walker adında bir eczacı tarafından yapılabildi. 1833 yılında, Avusturya ve Almanya'da sürtmeyle yakılan, fosforlanmış uçlu ilk kibritler yapıldı.Gene de çözümlenmesi gereken bir sorun vardı. Beyaz veya sarı fosfor son derece tehlikeli bir maddeydi. 1906 anlaşmasıyla, kibrit yapımcıların bu maddelerle çalışmaları yasaklandı

En sonunda zehirli olmayan bir kırmızı fosfor ortaya sürüldü. Bu tür fosfordan yararlanarak yapılan kibritler sadece özel olarak hazırlanmış bir yüzeyde yanıyorlardı.l844 yılında İsveç'te piyasaya sürülen kibritler işte bu türdü.

Kibritin baş kısmına gerekli bütün kimyasal maddelerin uygulanması yerine, kutunun sürtme yüzeyine kırmızı fosfor sürülmesi cihetine gidildi. Böylece, kibritin sadece sürtme yüzeyinde yanması "güven" altına alınmış oluyordu.

2. Dünya Savaşı esnasında Pasifik tropik bölgelerinde savaşan askerler,bilinen kibritlerin rutubet yüzünden kullanılamamasından yakınıyorlardı. Raymond Cady adında biri ,kibritler için öylesine bir kaplama maddesi buldu ki,sekiz saat su içinde kalan kibritler bile kolaylıkla yanıyordu.





Kopernik Kimdir?

Sabah erken kalktığınız vakit,güneş doğuda yükselmiş görünür. Akşamüstü de batıda alçalmıştır. Güneş gerçekten olduğu yerden hareket etmiş midir acaba? Güneşin görüldüğü yerin sabah ve akşamüstü farklı olması, bu sorunun " evet" diye cevaplandırılmasını gerektirmektedir. Fakat Polonyalı bir astronom bunun böyle olmadığını,çok kimsenin inandığı gibi güneşin dünya çevresinde dönmediğini ispat etmiştir.

1499 yılında Kopernik henüz 26 yaşındayken,Roma Üniversitesinde astronomi profesörüydü. Beş üniversitede öğrenim yapmış çok zeki ve bilgili bir gençti. Tıp ve hukuk fakültelerinden de mezun olmuştu. Yani aynı zamanda bir doktor ve bir hukukçuydu. Derslerine,1350 yıl önce yaşamış eski bir Yunanlı yıldız bakıcısının, Ptoleme'nin teorileriyle başladı.

Öğrencilerine, "bütün evren dünyanın çevresinde döner" dedi. Ancak,Ptoleme'nin teorisini öğretmesine rağmen, Kopernik'in aklı bu teoriye karşı çıkıyordu. Gerçekten böyle olmamasına inanması için nedenler vardı.Yıldızlar,güneşten ve aydan niçin farklı bir hızla uzaklaşmaktaydı? Yıldızların bazıları neden gökyüzünde hareket edermiş gibi görünüyordu ? Ptoleme'nin teorisinde yanıltı,yanlış olamaz mıydı?

Bu konuya derinlemesine eğilen Kopernik kendinden önce başka bilginlerin de Ptoleme'nin teorisinden şüpheye kapıldıklarını öğrendi. Bu kimseler, evrenin merkezinin dünya değil,güneş olması gerektiğini düşünmüşlerdi. Fakat hiçbiri kesin deliller sürememişti ortaya. Kilise ve bilim dünyasının büyük bir kısmı, Ptoleme'nin teorisinin doğruluğunu, geçerliliğini kabul ediyordu.

Kopernik, doğruluğundan şüphe ettiği,hatta yanlış olduğuna inandığı şeyleri öğrenmekten vazgeçti.Kendini tam anlamıyla astronomi ilmine adayacaktı. Bir rahip oldu.Polonya'da Frauenberg adındaki küçük bir dağ köyünün kilisesine atandı Bir rahip olarak dini görevlerini yapıyor, bir doktor olarak da köydeki hastalarla ilgileniyordu. Üç kilometre ötedeki nehirden köylülerin evine su gelmesini sağlayan bir baraj tasarısını gerçekleştirdi. Polonya hükümeti için yeni bir para sistemi düzenledi. Çok kullanışlı bir takvim hazırladı.Bütün bunları yaparken, teleskop henüz icat edilmemiş olduğundan,çıplak gözle gökyüzünü gözlemekten de geri kalmıyordu. Kilise kulesinin çatısında delikler, yarıklar açmıştı. Karanlıkta oturup,yıldızların gökyüzünde ne kadar hızla hareket eder gibi göründüklerini gözlüyordu.

Böylece, gözlemlerinin titiz ,dikkatli kayıtlarını tutmağa koyuldu.Gördüklerinin matematik formüllerle izahına çalıştı. Yavaş yavaş,gerçeğin ayrıntılarını bir araya getiriyor, bir bütün halinde birleştirmeğe çabalıyordu.

Bu çabaların sonucu,Kopernik teorisinin meydana gelişi olacaktı.Söz konusu çalışmalar, Kopernik'in yaklaşık olarak kırk yılını aldı. Sonunda,Ptoleme'nin teorisinin yanlış olduğunu ispatlayacak bilgi ve delillere sahipti.

Teorisini şöylece açıkladı:Evrenin merkezi güneştir,Dünya da güneşin çevresinde dönen bir gezegendir. Gezegen kelimesi, aynı zamanda Latince bir kelimeden geliyordu.

Güneşin çevresinde, dünyadan başka gezegenler de vardı. Onlar da güneşin çevresinde dönmekteydiler.Kopernik,bu gezegenlerden beşini biliyordu. Utarit, Zühre, Merih, Müşteri, (Jüpiter) ve Satürn (Zuhal).

Geri kalan diğer üç gezegen,Uranüs, Neptün ve Plüto gezegenleri çok sonraları keşfedildi. Bu dokuz gezegen, Latince "güneş" anlamına gelen "Solar" deyiminden kaynaklanan "Solar sistemi"ni,yani "Güneş Sistemi"ni oluşturuyordu.

Kopernik, dünya her yıl güneşin çevresinde dönerken, aynı zamanda hızla kendi ekseni üzerinde de döndüğünü ortaya koymuştu. Dünyanın bulunduğumuz kesimi güneşe yakınken "gündüz" olur. Güneş ışığından öteye geçtiğimizde de, "gece"dir. Bu kısa tur 24 saat alır. Bir gün ve gecenin bütünlenmesi de 24 saattir.

Aya gelince, Kopernik bu konuda Ptoleme ile aynı fikirdeydi. Dünya güneşin çevresinde dönerken, ay da dünyanın çevresinde dönüyordu.

Kopernik, çok ciddi ve önemli yanlışları düzelten gerçeklerle ilgili bir eser hazırladı. Fakat bunu yıllarca masasının çekmecesinde muhafaza etti. Herkesin kendine güleceğini,eski inanca bağlı kiliseyle uyuşmazlığa düşeceğini biliyordu. Ancak 1543 yılında, ölümüne yakın bu kitabı bastırmağa karar verdi. Ölümünden az önce,bu kitabın bir kopyası başucundaydı. Yetmiş yaşında, felçli ve yarı körleşmiş olduğundan,ne yazık ki bu eseri görebildiği bile şüpheliydi.Oysa hemen hemen bütün hayatını bu eserin, onun kapsadığı gerçekleri ortaya çıkarmanın yoluna harcamıştı.











Logged
kral yengeç
Ziyaretçi
« Yanıtla #2 : Nisan 10, 2008, 07:14:08 ÖS »

Kömür Nasıl Oluşur?

Dünyanın uzun tarihi boyunca, kömür değişik dönemlerde oluşmuştur. Kömürün oluşmasında en büyük dönem, Amerika'da bulunan bir bölgenin adıyla "Pensilvanya Dönemi" diye isimlendirilir. Bu dönem bundan 250 milyon yıl önce başlamış ve -35 milyon yılda sona ermişti.Öteki kömürlerin çoğunun oluşma dönemleri, 1 milyon ile 100 milyon arasında değişen zamanlar öncesine rastlar. Bu dönemlerde neler olmuş ve kömür nasıl oluşmuştur hiç düşündünüz mü?

Kömür toprağın derinliklerinde ve genişliği kilometrelere ulaşan düz tabakalar halinde bulunur.Bazen,öteki kaya tabakaları arasında 3. 5 metreyi aşan bir kalınlıkla gömülüdür.Basit,kısa ve özlü bir tanımlamayla,kömür,milyonlarca yıl önceki dönemlerde,sıcak ve rutubetli iklimlerdeki bataklık ormanlarda büyüyen eski ağaç ve bitkilerin kalıntısıdır.

Bu bataklık ormanlarda süratle büyüyen çalılıklar ve eğreltiotu türünden dev yapılı bitkiler vardı.Zamanla bunlar ölmüş ve bataklığın durgun sularına gömülmüştür.

Bataklığın durgun suları, onları çürüyüp bozulmaktan korumuş,havayla temaslarını önleyerek yok olmaktan kurtarmıştır. Bakteriler ağaçların bazı kısımlarını değiştirmiş, bu kısımlardan bazı gazlar intişar etmiş (yayılmış) ve geride çoğu karbon olan,kara bir karışını kalmıştır.

Çok uzun yıllar önceki hızlı, büyük kara parçalarını örten bitkisel gelişim, bitkilerin kalınlığı metreleri bulan tabakalar halinde çürüyüp bozulmalarıyla sonuçlanmış, yer kabuğunun giderek incelmesi, bu tabakaların çamur ve kumla kaplanmasına sebep olmuştur. Çürümüş,bozulmuş bitki tabakalarının üzerini kaplayan çamur ve kumun basıncı da,bunların yapısındaki sıvının büyük bir kısmını emmiş, geride zamanla sertleşip kömüre dönüşen, yoğun, çok kıvamlı kitleler bırakmıştır. Aslında bu oluşum defalarca tekrarlanmış,çökmüş,posamsı tabakanın su yüzeyine yaklaşacak kadar birikimiyle yeni bataklıklar meydana gelmiştir.

Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi ,ağaçların kömüre dönüşümü binlerce yıla sığan bir işlem sonucudur. Bazı bölgelerde elde edilen kömür kitlelerinde eğreltiotu türünden, çok uzak geçmişe ait bitki kalıntılarının,fosilleşmiş ağaç kök ve kütüklerinin açık seçik görülebilmesi,kömürün oluşumunun ve aslının açıklanması bakımından fikir vermek için yeterlidir.



Meteoroloji Nedir?

Atmosferin bütün şartları "hava durumu" diye tanımlanır. Sıcak-soğuk,kuru-yağışlı,güneşli-bulutlu, rüzgarlı veya durgun, ne olursa olsun, "hava durumu" söz konusudur. Hava durumu günden güne değişir ve bu değişimlerin bir yıl içindeki topluca etkileri "mevsim"leri oluşturur.

Havadaki değişikliklere sebep olan nedenler çeşitli ve gerçekten çok karmaşıktır. Fakat bu konuda en büyük, en önemli etken "güneş" tir. Güneşin sıcaklığı suyu buharlaştırır ve havayı ısıtır. Böylece, gökyüzünde su buharını taşıyan sıcak hava akımları yükselir. Havanın soğumasıyla, havadaki su buharı yağmura,daha şiddetli ısı düşmelerinde kara dönüşür. Bunlar tedricen (yavaş yavaş) veya birden (şiddetli) olur. Şiddetli olduğu zaman "fırtına" lar meydana gelecektir.

İngiltere'de yaklaşık olarak 200 "meteoroloji" istasyonu vardır. Meteoroloji istasyonları havanın izleme, hava durumları hakkında raporlar verme ve yakın hava değişikliklerini duyurma işiyle görevlidir. Başka türlü söylemek gerekirse, yakın bir yağmur beklendiğini, fırtına çıkacağını, don olacağını,güneş açacağını,ısının yükseleceğini bilimsel yollarla önceden kestirir ve çeşitli yollardan (gazete,radyo, televizyon gibi) bütün ülkeye duyururlar.

Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, "meteoroloji", hava durumlarını inceleyen, değişimleri izleyen, çeşitli belirtilerden yararlanarak "havanın nasıl olacağı"na ilişkin tahminler yapan bilim dalıdır.

Meteoroloji istasyonları ve buralarda çalışan uzmanlar, işlerini yaparken bilimsel yöntemlerden, teknik araç ve gereçlerden yararlanırlar. Hava balonları, son derece duyarlı, ayrıntılı barometreler,çeşitli gözlem ve ölçü gereçleri bunların arasındadır.

Meteoroloji uzmanlarının titiz bir dikkatle inceledikleri haritalar, onlara çok şey gösterir. Hava basıncının eşit olduğu yerleri,yerel (mahallî) rüzgarların estiği yönü, bulutlu veya güneşli gökyüzü kesimlerini,yağmurlu ve kar yağışlı çevreleri,hava basıncının normalden yüksek ve alçak olduğu bölgeleri bu haritalardan tespit ederler.

Haritaya bakan meteoroloji uzmanı,yakın hava durumu değişimlerine ilişkin tahminlerde,yorumlarda bulunabilir. Alçak basıncın fırtınayı işaret ettiğini bilir. Yüksek basıncın açık ve güzel havayı gösterdiğinin bilincindedir.

Meteoroloji uzmanlarının yararlandığı bu haritalar ise,daha yukarda değindiğimiz bilimsel yöntemler, teknik araç ve gerçeklerin izlenimleri, gözlemleri,tespitleriyle hazırlanmaktadır.

Mikrop Nedir?

Binlerce yıllık varlığı boyunca, insan hastalıkların nedenini bilmeksizin yaşamıştır. İlkel insanların bu konuda kendilerine has "izahları" ve "inançları" vardı. Bunlardan en yaygını, hastalıkların insanın vücudundaki kötü ruhlar yüzünden olduğuydu.

1865 yılına varıncaya kadar, insanlar hastalıkların mikroplardan olduğunu bilmeksizin yaşayageldiler.Ancak 1865 yılında, Fransız bilim adamı Louis Pasteur,bugün bildiğimiz mikroplara ilişkin temel kuramını ortaya koydu.

Bugün, insanlığın en büyük, en amansız düşmanının mikroplar olduğunu biliyoruz.Bu küçük,tek hücreli organizmalar öylesine küçüktür ki, mikroskopla bakılmaksızın görülemez. Daha ötesi, mikroskopla bile görülmeyecek kadar küçük olanları vardır.

Mikrop veya mikroorganizma diye tanımlanan bu küçük düşmanlar, bitkisel ya da hayvansal yapılı olabilir. Hayvansal yapıdakiler "protozoa",bitki formunda olanlar da "bakteri" diye guruplandırılır. Üçüncü bir gurup mikrop vardır ki, bunlara genelleme halinde "elenemeyen virüs" adı verilir. Böylece isimlendirilmelerinin nedeni, en mükemmel, en küçük cisimcikleri bile tutacak nitelikte filtrelerden geçebilecek kadar küçük yapılı olmalarıdır.

Mikroplu her hastalık, özel bir mikrobun sonucudur.Belirli bir hastalığın mikrobu başka hastalığa sebep ve kaynak olamaz.Sözgelimi kızıl hastalığının mikrobu sıtma yapmaz. Müthiş hastalıklara sebep olan mikropların yakını sayılabilecek nice mikrop da insanlar için son derece yararlıdır.

Mikrobik hastalıkların çoğunda, vücut direnme ve karşı koyma gücüyle bu mikropları yok edebilir. Bu durumda hasta kurtulacaktır.Bazı mikrobik hastalıklarda ise,bu mikropların saldırısına bir kez uğrayan vücut bağışıklık kazanır. Kurtulduktan sonra ikinci kez aynı hastalığa tutulmaz.

Bunun dışında, bir de bazı hayvanlarda tabiattan bağışıklıklardır. İnekler ve daha nice hayvan verem mikrobuna karşı korunmasızken, eşekler bu hastalığa karşı bağışıktır.

Mikroplara karşı en etkili savunma yolu "aşı" dır.



Mikroskobu Kim İcat Etti?

"Mikroskop" deyimi, Yunanca "mikro" ve "skop" kelimelerinden meydana gelmiş bileşik bir kelimedir."Mikro-küçük" "skop"ise "bakıcı,gözleyici” anlamına gelir.Deyimi bütünüyle ele aldığımız zaman, "küçük şeylere bakıcı/ küçük şeyleri gören" anlamı ortaya çıkacaktır. Gerçekten de,bir mikroskop,gözle (çıplak gözle) görülemeyecek kadar küçük şeylerin gözlenip incelenmesi,görülebilmesi amacıyla kullanılır.

Normal olarak, herhangi bir obje (nesne/cisim)göze yaklaştıkça, yakın getirildikçe büyür. Fakat 25-30 santimden fazla yaklaştığında artık netliğini kaybetmeğe başlar.Buna" odak dışı" olma denilir. Gözle aynı obje arasına basit bir yakınsak (içbükey)mercek yerleştirildiği zaman, obje 25-30 santimden daha yakına getirilebilir ve hala "odakta" dır.

Basit bir örnek olarak "büyülteç"i gösterebiliriz.Sıradan "büyülteç"ler, aslında "basit mikroskop" lar olarak kabul edilmelidir. Çok eski zamanlardan beri de bu amaçla kullanılagelmiştir.

Ancak, konumuza başlık olan "mikroskobun keşfi",daha karışık yapıdaki modern mikroskopla ilgilidir.

Bu tür mikroskopda, "büyültme" iki aşamalıdır. "Objektü" diye isimlendirilen mercek,primer (ilk) büyültülmüş görüntüyü verir. Bir de gözle bakılan ve "okular" adı verilen mercek vardır ki, ilk görüntüyü büyültür. Gerçekte, gerek objektif ve gerekse gözle bakılan kısım,birkaç mercekten meydana gelen "mercek gurupları" niteliğindedir.

Sözü edilen mikroskop 1590 ile 1610 yılları arasında keşfedilmiştir. Bunu bulan kesin olarak bilinmemekle beraber, bazı kaynaklar Galileo (Galile)'yi öne sürmektedirler. Bazı kimselere göre de, "mikroskobun babası" Leeuwenhoek adındaki Hollandalı bir bilim adamıdır. Ancak, bu şahıs mikroskobu keşfetmemiş, fakat mikroskopla bir çok keşiflerde bulunmuştur.

Nitekim, pire, bit ve benzeri daha nice küçük yaratığın "yumurtadan geldiği"ni bulan Leemvenhoek'dur.Hayatmprotozoa ve bakteri gibi mikroskobik (çok küçük) formlarını ilk gören de gene bu Hollandalıdır. Leeuwenhoek, kendi mikroskobuyla bütün olarak "kan dolaşımı" nı ilk kez gözlemiştir.

Günümüzde, mikroskobun bilim ve endüstri alanında insan için taşıdığı önem kelimelerle anlatılamayacak ölçüde büyüktür.



Otomobili Kim İcat Etti?

Bu konuda ilk söylenmesi gereken,otomobilin icadının başka icatlara benzemediğidir. Bu farklılık, belirli bir kimsenin çıkıp da "otomobili tek başıma ben icat ettim" diyemeyeceğinden doğmaktadır. Otomobilin başlangıcından bugünkü mükemmel,gelişmiş durumuna ulaşabilmesi, değişik kişilerin fikirleri ve aşamalarla gerçekleşmiştir.

Başlangıç olarak, 1769 yılında Nicholas Cugnot adındaki soylu bir Fransız'ın çalışmalarını esas alabiliriz. Bir makineyle kendiliğinden çalışan (yani insan gücünün uygulanmasına gerek göstermeyen) ilk kara taşıt aracı,söz konusu kimse tarafından tasarlanmıştı. Cugnot,tasarısını üç tekerlekli ,çok büyük bir buhar kazanından sağlanan güçle çalışan buhar makineli bir araba şeklinde gerçekleştirdi. Bu vasıta saatte yaklaşık olarak 4. 5 kilometre yol alabiliyordu. Her 20 kilometrede bir kazanın doldurulması gerekiyordu.

1789 yılında, Oliver Evans adında bir Amerikalı, kendiliğinden hareketli ilk taşıt aracı için ilk Birleşik Amerika patentini aldı. Bu araç dört tekerlekliydi. Arka tarafındaki pedallı tekerlekler, hem karada hem de suda hareket edebilmesini sağlıyordu. Ağırlığı ise 21 tondu.

Bunu izleyen 80 yıl boyunca, başka mucitler de aynı doğrultudaki çalışmalarını sürdürdüler. Gerçekleştirilen tasarıların çoğu buharlıydı. Ayrıca birkaç tane de elektrikle çalışan model yapılmıştı. Bunlarda büyük akümülatörler vardı.

Daha sonra, 1880 yılında, otomobilin bugünkü halini almasında esas olan iki icat ortaya kondu. Söz konusu icatlardan biri içten patlamalı motordu. Öteki icat ise pnömatik, ya da havayla dolu tekerlekti.

Benzinle çalışan ilk otomobil,1887 yılında Gottlieb Daimler adındaki bir Alman tarafından yola sürüldü. Birleşik Amerika'da, Frank ve Charles Duryea adında iki kardeş 1892 ve 1893 yıllarında benzinle çalışan Amerikan otomobillerini yaptılar. İki kardeşin yaptıkları otomobiller "atsız araba" diye isimlendirilmişti. Gerçekte, bunları izleyen bütün ilk dönem Amerikan otomobilleri hemen hemen birbirinin benzeriydi. Kimse tamamen farklı bir modelde otomobil tasarlamak gereğini duymamıştı. Bütün yaptıkları, değişik zaman aralarıyla bir transmisyon kayışı eklemek veya arka tekerleklere hareket sağlayıcı zincir düzeni uygulamaktı. Ancak sağlamlık ve rahatlıklarına da dikkat gösterilmesi sonucu, otomobiller daha güvenilir taşıt aracı olmak, daha iyi yol yapabilmek niteliklerini kazandılar.

Çok geçmeden, bir zamanların "atsız arabaları"nın zayıf, dayanıksız yapılarının otomobiller için uygun düşmediği anlaşıldı. Yavaş yavaş, bugün bildiğimiz otomobil modellerine yaklaşan örnekler görülmeğe başladı. Motor oturacak yerin altından ön tarafa alındı. Dayanıklı, sağlam lastik tekerlekler gerçekleştirildi. En sonunda, daha kuvvetli iskelet yapı için, çelik kullanıldı. Böylece,bir zamanların büyük rüyası-modern-otomobil bir gerçek oldu

Petrol Nedir?

Dünyanın en değerli yeraltı ham maddelerinden biri olan petrol sadece teknoloji alanında değil, çeşitli konularda insanlığa büyük yararlar sağlamaktadır. Petrol ışık ve ısı sağlamada yararlı olur. Otomobillere, traktörlere,uçak ve gemilere hareket gücü verir.

Parafin, benzin, bakım yağları, gres yağı,asfalt ve daha nice yan ürünler petrolden elde edilir. Etan, bütan, propan gibi gaz ürünler,gazyağı,motorin,Diesel mazotu,yakıt yağ,parafin mumu gibi maddeler de petrolden elde edilen yan ürünler arasında da önemli olanlardır.

Petrol kelimesi, Latince "kaya yağı" deyiminden gelmektedir. Bilim adamları, petrolün binlerce yıl önce sıcak denizlerin içinde ve çevre inde yaşayan bitki ve hayvan kalıntılarından oluştuğu açıkla maktadırlar. Bu sığ denizler,sonradan toprak katlarıyla örtülmüştür. Zamanla ince çamur ve kumla kaplanan bitki ve hayvan kalıntıları, sıcaklık ve bakterilerin etkisinde yağ ve gaz zerrecikleri haline gelmiş,içinde bulundukları "tortul kütleler" den ayrılarak başka tortul kütlelere doğru süzülmüştür. Petrolün oluşumu hakkında en geçerli kuram (teori) budur. Yağ ve gaz zerreciklerinin sonradan süzüldükleri tortul kütleler, genel olarak kireçtaşı ve kumtaşıydı. Yani gözenekli (küçük-mesamatları olan) kütlelerdi. Yağ, bu gözeneklerden geçebiliyordu. Petrolün oluşumuyla ilgili bu teori "örgensel kuram" ya da "organik teori" diye tanımlanmaktadır.

Bilindiği kadarıyla, petrol binlerce yıl önceleri de kullanılmaktaydı.Çinliler ve Mısırlılar da dahil ,eski toplumların çoğu, petrolden tıp alanında, ilaç olarak yararlanırlardı. Hıristiyanlık döneminden çok önce, Hindistan'da petrolü yakmayı biliyorlardı. Beyazlar Amerika'ya gelmeden önce, Kızılderililer petrolü çeşitli amaçlarla kullanmaktaydılar.

Tarih kayraklarına göre,eski Babil'de şehirlerin surlarını kuvvetlendirmek için harç yerine asfalt uygulanırdı. Hz.Musa annesi tarafından bir sepetin içinde Nil Nehrinin sularına terk edilmeden önce,annesi su alıp da batmasın diye sepeti katranla kaplamıştı diye rivayet edilir. İspanyol seyyahı Juan Cabrillo Amerika’ya gittiği zaman, gemilerinin omurgalarını katranla kaplayarak onarmıştı.1849 yılında Amerika’da şişelere konulup satılan petrol, yılan sokması ,saç dökülmesi, romatizma gibi çeşitli şeylere karşı ilaç niteliğinde kullanılıyordu.

Dünyada ilk petrol, yaklaşık olarak aynı zamanda Romanya ve Amerika'da çıkarılmıştır. Tabii burada modern anlamda petrol üretiminin kastedildiğini özellikle belirtmeliyiz.

Petrol çok değerli bir hammadde olduğundan, zengin petrol kaynaklarına sahip ülkeler bundan büyük kazançlar sağlarlar. Petrol stokları bakımından en zengin kaynaklar Orta Doğu'da,Kuveyt,Suudi Arabistan,İran ve Irak bölgelerindedir. Bu zenginlik, Orta Doğu'daki politik çekişmeler, çıkar kavgaları bakımından da büyük rol oynar.



Plastik Nedir?

Plastik kelimesi, Eski Yunanca'da "şekil vermeye elverişli" anlamına gelen "plastikos" kelimesinden kökenlidir.

Yapımında ana ham madde olarak maden kömürü, hava, su, kireçtaşı ve tuz kullanılır. Bunların özel işlemlerle oluşturduğu fenol,benzen,kok,amonyak,oksijen, azot, argon, neon, ksenon,kalsiyum siyamit kostik ve klor gazı gibi aracı maddeler de plastik yapımında kendilerine düşen görev yerine getirirler.

Bu açıklamadan anlaşılacağı gibi, plastik, çeşitli elemanların özel işlemlerle ,birbiriyle karıştırılması sonucu ortaya çıkan yapma-suni maddelere verilen genel bir isimdir. Plastik maddeler çağımızda çok yaygın ölçüde kullanılmakta,çok değişik uygulamalarla insanlığa yararlı olmaktadır. İlk olarak kullanılan plastik madde "bakalit" tir. Gerçekte bir marka adı olan "bakalit", 1909 yılında Amerika'da Leo H. Beakeland adında biri tarafından keşfedilmiştir. Daha derinlemesine bir bakış,plastik maddelerin keşfinin 1828 yıllarına kadar gittiğini ortaya koyacaktır. Bugünkü plastik maddelerin aslını teşkil eden "polistiren "viniller" ve daha başka bazı plastik türleri, 1828 yılında Fransız kimyacıları tarafından keşfedilmişti. 1850 yıllarında da, Amerika'da plastik alanında pek yüzeyde kalan bazı çalışmaların yoğunlaştığı görülmüştü.

Plastiklerin gelişme ve yaygınlaşması nedeni gerçekten çok ilginçtir. 19. yüzyılda, fildişinden yapılan bilardo topları bulunmaz olmuştu. 1868 yılında, Newyork'lu bir yapımcı,bilardo topu yapımında kullanılabilecek bir plastik bulana 10.000 dolar vereceğini bildirdi. 10.000 doları elde etmek amacıyla, birçok kimse bu alanda yoğun çalışmalara girişti.

1900 ile 1910 yılları arasında, Avrupa'da "kazein plastikler" i yapıldı. İlk plastikler, teknolojik güçlükler nedeniyle ucuza çıkmıyordu. 2. Dünya Savaşı esnasındaki ve sonraki çalışmalarla plastik türleri zenginleşti,yapım maliyeti ucuzladı.

Yapıldıkları ham maddelere göre değişik isimler alan plastiklerin belli başlı türleri ve kullanılışları aşağıda gösterilmiştir :

1 - Fenol plastikleri: Radyo mobilyası, dişli, disk yapımında kullanılır. Bazı vernik ve boyalara da katılır.

2 - Üre plastikleri: Bu plastik türü çok iyi renk tutar.Düğme, şişe kapağı, mahfaza, radyo mobilyası yapımında kullanılır.

3 - Melamin plastikleri: Elektrik kıvılcımına karşı son derece dayanıklıdır. Melamin, özellikle tabak-çanak yapımında kullanılır. Melamin tabaklar çatlamaz. Rengini kaybetmez, kaynar suya dayanıklıdır. Elektrik malzemesi yapımında da melaminden yararlanılır.

4 - Naylon (Poliyamit) plastikleri: Kısaca "naylon" diye tanımlanır. Çok değişik alanlarda yaygın ölçüde kullanılmaktadır. 1935 yılında, Amerika Birleşik Devletleri'nin Delaware eyaletinde, Du Pont De Nemours ve Ortakları Kuruluşu adına araştırmalar yapan Dr. W. H. Caroters tarafından bulunmuştur. 3 yıl sonra, 1938 de diş fırçası yapımında kullanılmıştır. 1940 yılında ise ilk naylon çoraplar piyasaya çıktı.

5 - Orlon ve Perlon: Bunlar da "poliyamit plastikleredir. Orlon, sıcağa ve kimyasal etkilere daha dayanıklıdır. Fakat güç boya tutar. Ayrıca,naylon gibi ince dokumaya elverişli değildir. Perlon Almanya'da icat edilmiş ve 1952 de piyasaya çıkarılmıştır.

6 - Polistiren plastikleri: Son derece dayanıklıdır. Oyuncak, nefesli müzik aletleri ve radyo mobilyaları yapımımla kullanılır.

7 - Vinil plastikleri:Perde,örtü,masa muşambası, plak, rüzgarlık cam,yağmurluk yapımında kullanılmaktadır.

Bunların dışında, rayon, silikon plastikleri de geniş ve değişik kullanılış alanlarına sahiptir. Plastikler, eritme, püskürtme, pres (sıkıştırma),sıvama (kaplama),dokuma ve döküm işlemleriyle işlenir.

Plastik endüstrisi,bugün dünyanın en büyük, en zengin endüstri kollarından biri olmuştur.





Radar Nedir?

RADAR deyimi,İngilizce (radyoyla bulma ve yerini tayin etme) kelimelerinin ilk harflerinden meydana gelmiştir. Temel ilkesi radyo kadar eskidir. Modern savaşlarda,habersiz, ani ve sinsi bir şekilde saldırıya geçen düşman uçaklarının, denizaltı gemilerinin fark edilmesi,onlara karşı korunma tedbirleri alıp savunmaya geçilmesi bakımından büyük ölçüde yararlar sağlamaktadır.

1888 yılında,Heinrich Hertz, elektromanyetik dalgaların yansıyabileceğini ileri sürmüş, bunu denemelerle ortaya koymuştu. Nikola Tesla da, radyo dalgalarının "yankı" sına ilişkin uygulamalar yaptı.Başka türlü söylemek gerekirse,sesin bir engele çarpıp yankılandığı gibi, herhangi bir engele çarpan radyo dalgalarının da yansıdığını belirtti. İşte radarın temel ilkesi budur.

Nitekim,daha önceleri Marconi (Markoni)de, görüş alanının,görme şartlarının yetersizliği halinde, gemilerin ve başka şeylerin yerlerini tayin için, radyo "yankı" yönteminin kullanılabileceğine değinmişti. Bu açıklama ve denemeleri izleyen yıllar boyunca aynı konuda yoğun çalışmalar yapıldı.Teknoloji alanındaki yeni yeni icatlar, 1920 yılında "radar" la ilgili çalışmaların daha hızlanmasına zemin hazırladı.Arthur E. Kennely ve Sör Oliver Heaviside adındaki bilginler,ilk kez olarak,yansımalı dalgalarla mesafe ölçümü işini gerçekleştirdiler.

1934 yılında, New Jersey kıyılarında Sandy Hook yakınlarında, Birleşik Devletler Ordu İşaretleşme Birlikleri'nden, görevlilerin de katılmasıyla,bir dizi yansıma denemeleri için kısa dalgalı cihazlar kullanıldı. Denemeler büyük bir gizlilik içinde sürdürülüyordu. Sonuçlar başarılıydı.

1938 yılında, deneme cihazları ve donanımları, (Texas) ve (Newyork) gemilerine yerleştirildi.1939 da,RCA nın bu alandaki öncü çalışmaları,uçaklara karşı kullanılacak altı gurup radar sisteminin yapımı için bir anlaşmayla ödüllendirildi RCA'nın yaptığı cihazlar, 1940 yılından başlayarak Birleşik Amerika donanmasından bazı gemilerde kullanıldı.

Gittikçe geniş alanda yaygınlaşan uygulamalara rağmen ,radarın ne kadar büyük önem taşıdığı, ancak 1941 yılı 7 Ocak gününün sabahı tam anlamıyla değerlendirilebildi.Pearl Harbour üssünde görevli Er Joseph L. Lockhard, radar cihazının ekranında yaklaşan yabancı uçakları fark etmişti.Durumu bir raporla bildirdiği nöbetçi üst subay, bunların daha içerdeki hava üssünden görevle uçuş yapan Amerikan uçakları olduğunu düşündü ve önemsemedi. Radar elektronik bir gözcü-nöbetçi sıfatıyla görevini yapmıştı ama uyarısı boşa gitmişti.

Radar sisteminin çalışmasında, radyo dalgalarını gönderen bir verici vardır. Hızla yol aldıkları yayılma alanında bir cisme çarpan bu radyo dalgaları, yansıyarak geri gelir ve anten aracılığıyla,alıcı cihazın ekranında ışıklı işaretler olarak belirirler. Radyo dalgalarının hızı belli olduğundan, zamanın ölçümü, dalgaların yansımasında rol oynayan cismin uzaklığını da ortaya çıkaracaktır.



Radyum Nedir?

Radyum radyoaktif bir elemandır. Bu açıklamanın tam olması için, radyoaktif deyiminin ne anlama geldiğini öğrenelim.

Daha önce de açıklamıştık. Elemanlar atomlardan yapılmış, meydana gelmiştir. Atomların çoğu durağandır (sabittir). Yani her geçen yıl değişmez. Fakat en ağır atomların bazıları çözüşür, başka formlara daha doğrusu yapılara dönüşürler. Bu çözülme (parçalanma) "radyoaktivite" diye tanımlanır.

Her radyoaktif eleman, belirli değerde bir ışın vererek ayrışır,parçalanır. Verdiği ışınların değeri de, bilinen herhangi bir yöntem uygulanarak hızlandırılamaz, ya da yavaşlatılamaz.Bazı değişmeler hızlı ,bazıları yavaştır.Ancak, hangi nitelikte olursa olsun insanlar tarafından kontrol olanağı yoktur.

Radyum örneğinde, bu değişme, radyum en sonunda kurşuna dönüşünceye kadar devam edecektir. Örneğin, bir gram radyumun yarısı, 1590 yıl içinde atomlarını daha düşük bir atomik ağırlığa düşürecek düzenle değişecektir. Başka türlü söylemek gerekirse,bir gram radyumun yarısı, 1590 yılda atomik ağırlığı daha düşük atomlara dönüşerek değişir.1590 yıl daha geçince,kalan radyumun yarısı da değişecekve sonunda hepsi kurşuna dönüşecektir.

Radyum, Madam Curie (Küri) ve kocası tarafından bulunmuştur. Madam Curie ve kocası Pierre Curie,uranyum ihtiva eden pekbland üzerinde çalışmaktaydılar.

Ayrıştırıp uranyum elde etmek amacını güttükleri pekbland 1 tondu. Uranyumun gözle görülmeyen bazı ışınlar yağdığını biliyorlardı ama bu esnada daha güçlü bir cevherin varlığını sezinlediler. Önce başka bir radyoaktif eleman olan polonium'u buldular. Sonunda çok az miktarda radyumu tecrit edebildiler.

Radyum üç cins ışın yayar:Alfa,beta ve gamma.

Alfa ışınları,gaz helyumun çok hızlı hareket eden zerrecikleridir.Beta,çok hızlı hareket eden elektronlardır. Gamma ise x-ışınları gibi,fakat daha delip geçici, derine işleyicidir. Bu ışınlardan herhangi biri yayınlandığı zaman, temel atom bir elemandan ötekine değişi yor anlamına gelir. En büyük miktarda radyum ihtiva eden pekbland, Kanada'da Büyük Ayı Gölü çevresinde bulunmuştur.





Robot Nedir?

Yaşadığımız modern ve uygar çağda, "robot" kelimesi bir umut ve yarına güven hissiyle beraber,hala belirli ölçüde bir korku da vermektedir. Umut ve güven hissi ,tıpkı insanlar gibi çalışacak, böylece insanların hayatını daha rahat ve mutlu kılabilecek makinelerin yapılacağı düşüncesinden doğmaktadır.Korku ise,güçlü,çok gelişmiş yapıda teknik üstünlüklere sahip robotların,günün birinde dünyayı ele geçirmeleri, insanları kendilerine köle yapabilecekleri nedeniyledir.

Ansiklopedilerin ve sözlüklerin çoğu,robot kelimesini bir insanın yaptıklarını yapabilen,bu işleri kendinden umabileceğiniz makine karşılığıyla açıklamaktadır. Çalışabilecek kendine verilen işleri yapacak ve bir insan gibi düşünen, hareket eden bir makine yapmak fikri yeni değildir. 1768 yılında, Woligang von Kempelen adındaki bir Alman,otomatik bir satranç oyuncusu yaptığını açıklamıştı. Bu makine-adam,bir masanın başında oturtulmuş büyük boy,kurgulu bir manken görünüşündeydi. Otomatik hareketlerle, Avrupa'nın en iyi, en usta satranç oyuncularına karşı oyunlar çıkarıyordu.

Sonradan, Kempelen'in bir düzenbaz olduğu anlaşıldı.Masanın iç tarafında,çok iyi satranç bilen bir cüce vardı.Sözde kukla-satranç oyuncusunun yerine aslında bu cüce oynuyor, özel kollar ve levyelerle satranç taşlarını hareket ettiriyordu.

Oysa günümüzde bu robot-satranççı fikri gerçekleştirilmiştir. Öyle ki,bunlar usta oyuncuları yenmekte, sonra da "ilginç bir oyun oynadık, teşekkür ederim. Bir dahaki oyunda, sizin galip geleceğinizi umarım "yazılı bir mesaj bile vermektedirler. Yapma varlık anlamına kullanılan "robot" kelimesi, Çek dilindeki "robotnick" deyiminden gelmektedir. Eski çağlarda, kölelere ,tutsaklara bu isim verilirdi.Modern dillere ,1922 yılında Çek yazarı Çapek'in (Rossum'un Evrensel Robotları) adını taşıyan piyesiyle geçmiştir. Karel Çapek'in piyesinde, bütün işler insana benzeyen makineler-robotlar-tarafından yapılmaktadır. Rossum, çok sayıda bu makine-adamlardan imal eder Yeryüzünde her şey yoluna girmiştir. Günün birinde, robot yapımcısı, daha üstün, insanlar gibi duyan, duyguları olan robotlar yapmak düşüncesine kapılır. Bu düşüncesini gerçekleştirdiği zaman, robotlar insanlara karşı ayaklanır,dünya üzerinde egemenliği ele geçirir ve bütün insan soyunu yok ederler. Görüldüğü gibi, robotlara karşı duyulan korku bu düşünceden kaynaklanmaktadır.

Karel Çapek'in piyesinden beri, robotlar hayal-bilim turu

romanların çoğunda ana karakter durumundadır. Günümüzde, robotlar artık hayal ürünü, sırf kağıt üzerinde yazıyla yaratılan tipler,kahramanlar olmaktan çıkmıştır. Fabrikaları çalıştıran, çeşitli dillerden çeviriler yapan, hesaplamalar ya da tahminler yapan, roketlerin yolunu, hareketlerini düzenleyen ve kontrol eden robotlar vardır.

Robotların çoğu, resimli romanlarda, filmlerde gördüğümüz gibi değişik metallerden yapılmış,bir bakıma insanı andıran görünüşte değildir. Bunların biçim ve yapılarında,kullanılacakları işe uygunluk esas tutulur. Bir bakıma,çamaşır,bulaşık makinelerini, otomatik kahve pişiricileri, elektrik ocaklarını ve benzerlerini de robot olarak sayabiliriz.

İnsanlar için tehlikeli olan işleri yapan robotlar da mevcuttur. Bu tür robotların en ünlüsü, uzaktan kontrolle çalışan, "Mobot" adındaki makinedir. Mobotun kolları yaklaşık olarak iki metredir. Çelik dişli kıskaçlar halinde elleri,körüklü dirsekleri ve kaplama, oynak yerleri olan omuzları vardır. İki göz yerine iki televizyon kamerası (alıcı cihaz) monte edilmiştir. Kolları ve gözleri hariç, Mobot tekerlekler üzerinde büyük, metal bir sandık görünüşündedir. Mobot'a, yüzü aşkın kumanda kanalında çalışan kontrol kabloları bağlıdır.









Ses Duvarı Nedir?

"Ses duvarı" deyiminin,uçaklar belirli hızlarla uçtuğu zaman var olan bir şartı,bir durumu tanımlamak için kullanılması gerçekte yanlıştır. Böyle bir tanımlama,uçağın ses hızıyla uçtuğu zaman karşılaştığı bir duvarı düşündürecektir. Oysa böyle bir şey söz konusu değildir.

Durumu açıklamak için,bir uçağın normal sıradan bir hızla uçtuğunu düşünelim. Uçak ileriye doğru hareket ettikçe, uçağın ön kısımları bir basınç dalgası gönderir.

Basınç dalgası,uçağın ileriye doğru hareketinin hava zerreciklerine etkisinin sonucudur. Ses hızıyla uçağın önünde giden bu basınç dalgası, normal hızda yol alan uçaktan daha süratle hareket eder. İlerdeki hava zerreciklerini etkiler ve havanın, gelen uçağın kanat yüzeylerinde yumuşak, engellemesiz,akarcasına hareketini sağlar.Şimdide ,uçağın ses hızıyla yol aldığını varsayalım.Bu durumda,ilerdeki hava önceden gelen bir basınç dalgasıyla etkilenmeyecektir. Gerek uçak, gerekse basınç dalgası aynı hızla (ses hızında) hareket etmektedir.Bu nedenle ,kanatın önünde basınç dalgası oluşur.

Sonuç bir şok dalga karakteri taşır.Uçağın kanadında zorlamadan farksız,büyük bir sürtünme yapar. Uçak ses hızıyla veya daha yüksek hızda uçarken bu şok dalgalarının ve sürtünmenin bir "engel" meydana getirmesi beklenirse de, uçak mühendislerinin önceden hazırlıklı olmaları ,tasarladıkları özel projeler sayesinde bu engel bertaraf edilmiştir.Yani ses duvarının gerçek bir engel niteliği taşımasına meydan verilmez.

Uçak "ses duvarı"nı aşarken duyulan yüksek tonda "patlama", yukarda açıklanan şok dalgasının sonucudur.



Televizonu Kim İcat Etti?

********** bildiği gibi,televizyon gerçekten karmaşık, hayli çapraşık bir cihazdır. Çalışmasındaki temel ilkeler de aynı ölçüde çapraşık sayılır. Bu tür çapraşık ilkelerin geliştirilmesinde, başlangıç noktasından bugüne ulaşmasında çok sayıda kişinin payının olacağı tartışma kabul etmez bir gerçektir. Başka türlü söylemek gerekirse, televizyon bir tek kişi tarafından "icat edilmiş" değildir.

Televizyona ulaşan olaylar ve olgular dizisi, 1817 yılında Jons Berzelius adında bir İsveçlinin,kimyasal bir eleman olan "selenyum"u bulmasıyla başlamıştır. Daha sonra, selenyumun "fotoelektrikiyet" diye tanımlanan bir niteliğe sahip olduğu anlaşıldı.

1875 yılında G. R. Carey adındaki bir Amerikalı,fotoelektrik hücrelerini kullanarak, kabaca, taslakla Ündeki ilk televizyon sistemini meydana getirdi. Bir sahne, bir görünüm veya herhangi bir obje,bir mercek gurubuyla, bir sıra fotoelektrik hücresinin dışında odaklanıyordu. Her hücre, bir ampule geçireceği elektrik miktarını kontrol etmekteydi. Sahnenin ya da objenin (konu olarak alınan nesnenin, cismin) kabaca çizgileri,fotoelektrik hücrelerinin üzerine düşüyor,sonra ampuller dizisinin ışığında görülüyordu.

Bundan sonraki adım araştırma diskinin icadı oldu. Söz konusu disk, 1884 yılında Paul Nipkow tarafından icat edildi. Bu,fotoelektrik hücrelerinin önünde dönen delikli bir diskti. Bir başka disk de, gözleyen kimsenin önünde dönmekteydi. Fakat uygulanan ilke Carey'inkiyle aynıydı.

1923 de İngiltere'de Baird ve Amerika'da Jenkins'in çalışmalarıyla, pratik olarak resimlerin tellerle iletilmesi gerçekleştirildi. Sonra televizyon kameralarının (alıcı makinelerinin geliştirilmesinde büyük adımlar atıldı.

Vladimir Zworykin ve Philo Farnsworth, ayrı birer tip kamerayı geliştirdiler. Bunlardan biri "Inkonoskop", öteki ise "görüntü ayrıştıran" diye tanımlandı. 1945 yılında , her iki makinenin pikap lambasının yerini " görüntü orthikon " diye tanımlanan bir eleman aldı. Günümüzün modern televizyon setlerinde "kineskop" adıyla bilinen bir resim lambası kullanılır.

Aslında, pek tabii olarak, bütün bunlar televizyonun "kim tarafından icat edildiğini" belirtmeyip, kimlerin yardımı, çalışmaları ve katkısıyla bugünkü halini aldığını genel bir fikir halinde açıklamaktadır.





Arı Nasıl Bal Yapar?

Arının bal yapmasındaki sebep,ondan besin maddesi olarak yararlanmaktır. Yani bal yapma işlemi,arı kolonisi (topluluğu) için besin maddesi depolamak sayılabilir. Bir çiçeğe konan arı, onun özünü alır. Çiçekten aldığı özü, kovana götürmek için bal torbasında taşıyacaktır. Bal torbacığı, arının karın kısmının ön tarafında bulunur.Sindirim sisteminin genişlemesinden oluşmuş bir torba görünüşündedir. Bu kesimi mideden ayıran bir kapak vardır.

Balın yapılmasında ilk adım, çiçek özü arının bal torbacığındayken olur. Çiçek özündeki şeker kimyasal bir değişim geçirir. İkinci adım,çiçek özünde bulunan büyük miktardaki suyun alınmasıdır. Bu iş buharlaşma yoluyla yapılır.Havalandırma ve kovandaki ısı,gereken buharlaşmayı sağlar.

Arılar tarafından petekte depolanan bal olgunlaşmağa bırakılır. Bunun depolanmasındaki amaç,daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi gelecek için besin sağlamaktır.

Sırası gelmişken bir noktayı daha belirtelim.Arı çiçek özü sağlamanın yolunu bulamazsa,çeşitli böceklerin salgıladığı tatlı sıvılardan veya başka bitkilerin özlerinden yararlanacaktır. Kovandaki bal değişik yöntemlerle oradan alınır. Peteğe basınç uygulanıp sızdırılabilir. Ya da kovandan alınmış petekler halinde satılır. Petekten süzme bal alınmasında, "balalıcı/bal sızdırıcı" diye tanımlanan bir makine kullanılmakta dır. Bu makine, santrifüj kuvvet uygulayarak balı petekten ayrıştırır.

Bal, hangi çiçeğin özünün alındığına göre,kovanın bulunduğu ortam ve şartlarla ilgili olarak çok çeşit ildir.Bal da insanı şaşırtacak kadar besleyici unsur bulunmakta olup, temel unsurlar "levüloz" ve "dekstroz" diye bilinen organik iki şeker türüdür. Ayrıca az miktarda sükroz (şekerkamışı şekeri),maltoz,dekstrin,çeşitli madenler,enzimler,az az miktarlarda değişik vitaminler,gene belirli miktarda protein ve asitler vardır.

Balın tadı ve rengi farklı olabilir. Bu da özün alındığı kaynağa bağlı bir durumdur.



Balina Niçin Su Fışkırtır?

Balina bir balıktır ama, aynı zamanda memeli hayvanlar türündendir. Başka türlü söylemek gerekirse ,yavrularını yumurtayla,yumurtlayarak değil, doğurarak dünyaya getiren sıcak kanlı hayvanlar gurubuna girer. Yavru balina, tıpkı öteki memelilerde olduğu gibi annesinin sütüyle beslenerek büyür.

Bu açıklamadan çıkan sonuç, balinanın da denizde yaşayan diğer bazı memeliler gibi,bir zamanlar karada yaşayan atalarının soyundan geldiğidir. Zamanla kendilerini suda yaşamağa uydurmuş olan balinaların bu hale gelmesi, kuşkusuz binlerce, milyonlarca yıllık bir değişimin sonucudur.

Balinalar solungaçlarla değil,ciğerleriyle soluk alıp verirler. Zamanla oluşan en büyük ve en önemli değişim, onların solunum sistemindedir. Burun delikleri başlarının ön kısmında ve tepededir. Balinalar suyun altında bulundukları süre burun delikleri küçük sübabçıklar vasıtasıyla kapalıdır. Hava ağızlarından ayrı tutulmuş durumdadır.Dolayısıyla ciğerlerine su almak tehlikesi söz konusu değildir.Ciğerdeki kullanılmış havayı verir. Bunu yaparken,uzaklardan,belirli bir mesafeden işitilebilecek bir ses çıkarır işte bu esnada görülen fışkırma aslında su değil, kullanılmış havadır.Sadece su buharıyla yüklüdür.

Böylece soluk alan balina,ciğerlerine yeterince hava gönderinceye kadar yüzeyde kalır. Birkaç kez soluk alır ve her seferinde aynı fışkırma görülür. Sonra suya dalar. Bazı balinaların 600 metreye kadar dalabildikleri tespit edilmiştir.Büyük balinalar,sudan çıktıklarında kuyruklarını çırparcasına hareket ettirir,hatta sudan yukarı sıçrarlar.

Bir balina genellikle her beş veya on dakikada soluk almağa çıkar. Fakat suyun altında üç çeyrek saat (45 dakika) kaldığı da olabilir.

Bir Tırtıl Nasıl Kelebek Olur?

Kelebeğin asla bir şey yemediğini belki duymuşsunuzdur.Bu söz,sadece bazı kelebekler için geçerlidir. Bir tırtılın nasıl kelebek olduğunun hikayesi, sonradan kelebeğin hiç bir şey yemeyişinin nedenini yeterince açıklayabilir sanıyoruz.

Dişi kelebek hayatı süresinde, 100 ile birkaç bin arasında yumurta yumurtlar. Yumurtalarım yakınında bıraktığı bitki konusunda son derece titizdir. Bu bitki, onun soyunun devamı bakımından yararlı olacaktır. Belirli bir çevrede böyle bir bitkiden sadece bir tek olması bile dişi kelebeğe yeter.Yumurtalarını oraya, o bitkinin yakınına bırakır.

Yumurtalar açıldığı zaman, küçük, solucana benzeyen ,"tırtıl larvası" diye tanımlanan hayvancıklar çıkar. Başlangıçta, bunlar beslenerek büyürler. Birkaç kez deri (kılıf-gömlek) değiştirirler. Bu arada hiç durmaksızın yerler. Çünkü aldıkları besin sadece büyümelerini sağlamakla kalmayacak ,kelebek oldukları zaman varlıklarını sürdürebilmeleri için depo da edilecektir. Zamanla, alınan besin sayesinde kanatlar, bacaklar, emme boruları oluşur. Tırtıl,kelebek haline gelir.

Belirli bir zaman gelip çattığında, tırtıl değişme anının da geldiğini sezinler. Bu sezinleme,bir nevi içgüdüyle olur. Asılıp sarkacağı bir koza örer. Baş aşağı asılır ve tırtıl derisinden sıyrılıp bir "krizalid" halini alır.Krizalid,ipekten bir düğme izlenimi veren kozaya, vücudunun nihayetindeki keskin bir uçla asılıdır.

Krizalid haftalarca veya aylarca uykuda kalabilir. Bu süre, içten bir değişim geçirmektedir. Zamanı gelince,artık tam anlamıyla yetişkin bir böcek olup çıkmıştır. Krizalid kabuğundan çıkınca bir kelebek görünüşündedir ama, başlangıçta hemen uçamaz. Kanatlarının kuruyup yayılması, güçlenmesi için oturup saatlerce bekler. Uçuşa hazır olup olmadığını anlamak amacıyla ,kanatlarını hafif hafif öne arkaya hareket ettirir. Başka türlü söylemek gerekirse,uçuş kontrolü yapan bir uçak durumundadır. Sonra ilk uçuş için kanatlarını açarak havalanır.

Yünlü giyeceklerimizin baş düşmanı güvenin hayat hikayesi de, hemen hemen kelebeğinkinin eşidir. Kelebeklerin çok çeşitli olduğunu herkes bilir ama, türlerinin çeşitliliği bakımından güveler onları da geçerler. Aradaki temel fark,kelebeğin süslü, zararsız, göz okşayıcı olmasına karşılık ,güvenin ancak naftalin ve benzeri maddeler sayesinde baş edilebilen zararlı bir yaratık olmasıdır.



Devekuşu Başını Kuma Gömer Mi?

Bu garip masalı ortaya ilk atanın kim olduğunu bilmiyoruz.Belki de bilen birisi mevcut değildir.Fakat hemen hemen, herkes aynı şeyi işitmiştir. Hatta, (devekuşu gibi başını saklamak) deyimi konuşma diline girmiştir. Söylenenlere göre, korkan veya tehlike hisseden bir devekuşu, başını kumlara gömer,böylece gözden gizli kaldığı zehabına kapılırmış. Tabii,bunun tamamen saçma bir şey olduğunu derhal belirtmeliyiz.

Bir devekuşu kendisine ne kadar akılsızlık izafe edilirse edilsin böyle bir şey yapmakla,en küçük bir tehlikeyi dahi geçiştiremeyeceğini bilir herhalde?.. Zaten korkması hiç olmazsa kolayca korkması için sebep de yoktur. Tıpkı bir katır kadar zorlu tekme savurabilir.Dilerse,güç yetişilebilecek hızla koşup kaçar. Hatta bir atı geçecek hızla.

Anlaşılacağı gibi,yukarda belirtilen şey,tam manası ile bir hayal mahsulüdür.



En Akıllı Hayvan Hangisidir?

Hemen her hayvanın kendi cinsine has bir zekası vardır. Yaşama şartları, yaşadığı ortam, onun zekasının hazırlayıcı unsurlarıdır.

Bir kırlangıcın yuvasını veya bir örümceğin yuvasını yapısındaki titizlik,ustalık, yukarıda söylediğimiz şey için açık bir delil değil midir?.. Bir başka kuşun havadaki manevrası, bir şahinin hücum taktiği, arıların çiçeklerin özünü toplayışı da, aynı konuda ileri sürülebilecek deliller arasındadır.

Her hayvan besi maddesini temin, hayatını devam ettirmek, varlığını korumak için başka usullerden medet umar, faydalanır. Bu usulleri buluşu ve gerçekleştirmesi, o hayvan cinsinin,zekasını ortaya koyuşudur.

Kuşlar,fırtınasız, durgun bir havada yüzlerce mil uçabilirler. Geyikler, kendilerini ısrarla takip eden avcılardan korunmak için sık fundalıklı, ağaçlık yerleri hayat ortamı seçerler.

Bizim yaptığımız hata hayvanların zekasını, kendi zekamızı ölçü tutarak kıyaslamaya kalkışmamızdır.Şunu unutmayalım ki, balıklar bizden daha iyi yüzerler. Atlar bizden hızlı koşarlar. Aslan daha kuvvetli,zürafa daha uzun, hayvanların çoğu da bizden daha yumuşak huylu,sakin ve zararsızdır.

Bu bakımdan,hangi hayvanın daha zeki olduğunu tayin etmeğe kalkışırken, açık davranmalıyız. Onun zekasını, kendi hayatının çerçevesinde,yaşama şartlarına uygun olarak ele almalıyız.

Bilmeliyiz ki, onun için bahis konusu olan zeka,bizim zekamızdan çok ayrı ölçülerle belirtilebilir.

Kendi standartlarımıza en yakın olarak "zeki” diye belirttiğimiz hayvan, maymunlardır. Bilhassa şempanzeler,bu cinsin içinde en akıllı olan hayvandır. Ancak,burada işlediğimiz hata, onları nispeten kendimize yakın gördüğümüzdendir. Bir bakıma taklit meselesi işin içine karışmıştır.

Şempanze,insanlara yakınlık gösteren,belki de kendi his dünyasınca bir hayranlık duyan bir hayvandır. Öğretilirse , hatta buna lüzum kalmaksızın yakından ve bir zaman müşahede ile tıpkı bizler gibi elbise giymesini öğrenir.

Bisiklete biner,çatal kaşıkla yemek yer.Kadınlar gibi makyaj yapmaya,süslenmeye kalkışır.

Hatta garip homurtularla,kendisine söylenilenleri cevaplandırmaya teşebbüs eder.

Kendisine birkaç tane muz birden uzatıldığında,en iyisini seçer. Bu arada sayı saymasını bile öğrenen şempanzeler mevcuttur. Bütün bu davranışlarındaki ana sebep,sadece taklit hissi veya müşahede sonucu varılan bilgi olabilir. Kesin bir şey söylemek, yanlış sonuca varmamızı intaç edebilir.

Eninde sonunda söyleyebileceğimiz şudur ki:Kendi ölçülerimizi esas tutarsak, en zeki hayvan şempanzedir...





En Büyük Yılan Hangisidir?

Yeryüzünde bulunan bütün zehirli yılanlar, yaklaşık olarak 2000'i aşkın cinstedir. Yılanlar gerçekten ilginç, aynı ölçüde de korku verici yaratıklardır. Bu iki nedenle, insanların yılanlara ilişkin inanç ve düşünceleri çok çeşitlidir. Öyle ki , 18-20 metre boyunda yılanların yaşadığına bile inanırlar.

Gerçekte, yılanların boyu asla bu uzunluğa varmaz. Bilinen en büyük yılan,boyu 9 ile 11 metre arasındaki Regal Pitonundur. Oturma odanızın boyutlarını ölçmeniz bile,bu yılanın büyüklüğü hakkında bir fikir edinmenize yetecektir . Regal Pitonu, Malaya yarımadası, Burma, Endonezya ve Filipinler'de bulunur.

Büyüklük bakımından Regal pitonu'nu izleyen ikinci yılan "anakonda"dır. Güney Amerika'nın tropik bölgelerinde yaşar. Boyu yaklaşık olarak 7. 5 metreye varmaktadır. Ortalama insan boyunun 1. 70 olduğu kabul edilirse, anakonda'nın da pek küçük sayılmayacağı anlaşılır. Afrika'da yaşayan kaya pitonu hemen hemen aynı boydadır. Avustralya ve Yeni Gine'deki "elmas pitonu" ise 6-7 metre uzunluğuna varan bir boya sahiptir.

Şimdi,çok kimsenin dünyanın en büyük yılanı olduğuna inandığı yılana geliyoruz. Avını kaslarının arasında sıkıştırıp ezerek öldüren boa yılanı,gerçekte 4. 5-5 metre uzunluğunu geçmez. Güney Meksika,Merkezi ve Güney Amerika'da bulunmaktadır.

Yılan familyasının en tehlikeli tiplerinden biri olan " kral kobra", 5,5 metreye kadar uzunlukta olabilir.Birleşik Amerika'da yaşayan yılanların en büyüğü, elmas sırtlı çıngıraklı yılandır. Boyu 2. 5 metreyi aşmaz. Kara tavuk yılanı, boğa yılanı da Amerika'daki diğer büyük yılanlar arasında sayılabilir. Bunların en büyüğü 2. 5 metre uzunluğundadır.

Uzunluğu 9 ile 11 metreyi bulan regal pitonu, ağırlığı en fazla olan yılan değildir. Anakonda daha kısa olmasına rağmen, 120 kiloya varan ağırlığıyla regal pitonu'ndan 25 -30 kilo daha ağırdır.

En uzun zehirli yılan ise, "kral kobra"dır.

Buna karşılık, zehirli yılanların en ağırı elmas sırtlı çıngıraklı yılandır.



En Uzun Ömürlü Hayvan Hangisidir?

Bazı hayvanların akıl almaz ölçüde uzun süre yaşadıklarına dair nice söylentiler vardır.Bu söylentilerin çoğu abartılmıştır. Aynı konuda yanıltılara düşmemek için, aşağıda belirteceğimiz gerçekler bilimsel kayıtlardan alınmıştır.

Memeli hayvanlar arasında fillerin çok uzun süre yaşadıklarına inanılır. 150, hatta 200 yıl yaşadıkları söylenir. Fakat bu husus asla ispatlanamamıştır. Ender olarak 100 yıl yaşayan fil varsa da,kayıtlara göre bir fil için ölüm yaşı 60 dır.

Atlar da fillerle aynı guruba alınabilir. 50 yılı aşkın bir süre yaşayan atlar çoktur. Hipopotam (su aygırı) 41, gergedan 40, ayılar 34, maymunlar 20 veya biraz daha fazla, kediler 22, köpekler 20 yıl yaşayabilirler. Ancak, bunlar ender bazı hayvanlar için tutulan kayıtlar olup, ortalama değildir.

Kuşlara gelince ,papağanların 100 yıldan fazla yaşadığı söylenir. Bu da kesin olarak ispatlanamamış bir söylentidir. Bilindiği kadarıyla, bazı kuşlar arasında en uzun yaşayan tipik Örnekler için tutulmuş kayıtlar şöyledir:

Akbaba 52 yıl

Papağan 54 yıl

Kartal 55 yıl

Beyaz Pelikan 5l yıl

Kanarya 22 yıl

Serçe (İngiliz) 23 yıl

Balıklarla ilgili söylentiler için de aynı şey söz konusudur. Bir tür sazan balığı 25 yıl kadar yaşamıştır. Avrupa kedibalığı diye tanımlanan başka türde bir balığın 60 yıl yaşadığı bilinmektedir. Amerika'da bulunan bir tür yılan balığının 50 yaşına ulaştığı görülmüştür.

"Mauritus kaplumbağası" denilen bir kaplumbağa cinsi,152 yıllık bir ömürle "uzun yaşama" rekoru kırmıştır. Hayvanat uzmanları, bu kaplum