|
kral yengeç
Ziyaretçi
|
 |
« Yanıtla #2 : Nisan 10, 2008, 07:14:08 ÖS » |
|
Kömür Nasıl Oluşur?
Dünyanın uzun tarihi boyunca, kömür değişik dönemlerde oluşmuştur. Kömürün oluşmasında en büyük dönem, Amerika'da bulunan bir bölgenin adıyla "Pensilvanya Dönemi" diye isimlendirilir. Bu dönem bundan 250 milyon yıl önce başlamış ve -35 milyon yılda sona ermişti.Öteki kömürlerin çoğunun oluşma dönemleri, 1 milyon ile 100 milyon arasında değişen zamanlar öncesine rastlar. Bu dönemlerde neler olmuş ve kömür nasıl oluşmuştur hiç düşündünüz mü?
Kömür toprağın derinliklerinde ve genişliği kilometrelere ulaşan düz tabakalar halinde bulunur.Bazen,öteki kaya tabakaları arasında 3. 5 metreyi aşan bir kalınlıkla gömülüdür.Basit,kısa ve özlü bir tanımlamayla,kömür,milyonlarca yıl önceki dönemlerde,sıcak ve rutubetli iklimlerdeki bataklık ormanlarda büyüyen eski ağaç ve bitkilerin kalıntısıdır.
Bu bataklık ormanlarda süratle büyüyen çalılıklar ve eğreltiotu türünden dev yapılı bitkiler vardı.Zamanla bunlar ölmüş ve bataklığın durgun sularına gömülmüştür.
Bataklığın durgun suları, onları çürüyüp bozulmaktan korumuş,havayla temaslarını önleyerek yok olmaktan kurtarmıştır. Bakteriler ağaçların bazı kısımlarını değiştirmiş, bu kısımlardan bazı gazlar intişar etmiş (yayılmış) ve geride çoğu karbon olan,kara bir karışını kalmıştır.
Çok uzun yıllar önceki hızlı, büyük kara parçalarını örten bitkisel gelişim, bitkilerin kalınlığı metreleri bulan tabakalar halinde çürüyüp bozulmalarıyla sonuçlanmış, yer kabuğunun giderek incelmesi, bu tabakaların çamur ve kumla kaplanmasına sebep olmuştur. Çürümüş,bozulmuş bitki tabakalarının üzerini kaplayan çamur ve kumun basıncı da,bunların yapısındaki sıvının büyük bir kısmını emmiş, geride zamanla sertleşip kömüre dönüşen, yoğun, çok kıvamlı kitleler bırakmıştır. Aslında bu oluşum defalarca tekrarlanmış,çökmüş,posamsı tabakanın su yüzeyine yaklaşacak kadar birikimiyle yeni bataklıklar meydana gelmiştir.
Daha önce de söylemiş olduğumuz gibi ,ağaçların kömüre dönüşümü binlerce yıla sığan bir işlem sonucudur. Bazı bölgelerde elde edilen kömür kitlelerinde eğreltiotu türünden, çok uzak geçmişe ait bitki kalıntılarının,fosilleşmiş ağaç kök ve kütüklerinin açık seçik görülebilmesi,kömürün oluşumunun ve aslının açıklanması bakımından fikir vermek için yeterlidir.
Meteoroloji Nedir?
Atmosferin bütün şartları "hava durumu" diye tanımlanır. Sıcak-soğuk,kuru-yağışlı,güneşli-bulutlu, rüzgarlı veya durgun, ne olursa olsun, "hava durumu" söz konusudur. Hava durumu günden güne değişir ve bu değişimlerin bir yıl içindeki topluca etkileri "mevsim"leri oluşturur.
Havadaki değişikliklere sebep olan nedenler çeşitli ve gerçekten çok karmaşıktır. Fakat bu konuda en büyük, en önemli etken "güneş" tir. Güneşin sıcaklığı suyu buharlaştırır ve havayı ısıtır. Böylece, gökyüzünde su buharını taşıyan sıcak hava akımları yükselir. Havanın soğumasıyla, havadaki su buharı yağmura,daha şiddetli ısı düşmelerinde kara dönüşür. Bunlar tedricen (yavaş yavaş) veya birden (şiddetli) olur. Şiddetli olduğu zaman "fırtına" lar meydana gelecektir.
İngiltere'de yaklaşık olarak 200 "meteoroloji" istasyonu vardır. Meteoroloji istasyonları havanın izleme, hava durumları hakkında raporlar verme ve yakın hava değişikliklerini duyurma işiyle görevlidir. Başka türlü söylemek gerekirse, yakın bir yağmur beklendiğini, fırtına çıkacağını, don olacağını,güneş açacağını,ısının yükseleceğini bilimsel yollarla önceden kestirir ve çeşitli yollardan (gazete,radyo, televizyon gibi) bütün ülkeye duyururlar.
Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, "meteoroloji", hava durumlarını inceleyen, değişimleri izleyen, çeşitli belirtilerden yararlanarak "havanın nasıl olacağı"na ilişkin tahminler yapan bilim dalıdır.
Meteoroloji istasyonları ve buralarda çalışan uzmanlar, işlerini yaparken bilimsel yöntemlerden, teknik araç ve gereçlerden yararlanırlar. Hava balonları, son derece duyarlı, ayrıntılı barometreler,çeşitli gözlem ve ölçü gereçleri bunların arasındadır.
Meteoroloji uzmanlarının titiz bir dikkatle inceledikleri haritalar, onlara çok şey gösterir. Hava basıncının eşit olduğu yerleri,yerel (mahallî) rüzgarların estiği yönü, bulutlu veya güneşli gökyüzü kesimlerini,yağmurlu ve kar yağışlı çevreleri,hava basıncının normalden yüksek ve alçak olduğu bölgeleri bu haritalardan tespit ederler.
Haritaya bakan meteoroloji uzmanı,yakın hava durumu değişimlerine ilişkin tahminlerde,yorumlarda bulunabilir. Alçak basıncın fırtınayı işaret ettiğini bilir. Yüksek basıncın açık ve güzel havayı gösterdiğinin bilincindedir.
Meteoroloji uzmanlarının yararlandığı bu haritalar ise,daha yukarda değindiğimiz bilimsel yöntemler, teknik araç ve gerçeklerin izlenimleri, gözlemleri,tespitleriyle hazırlanmaktadır.
Mikrop Nedir?
Binlerce yıllık varlığı boyunca, insan hastalıkların nedenini bilmeksizin yaşamıştır. İlkel insanların bu konuda kendilerine has "izahları" ve "inançları" vardı. Bunlardan en yaygını, hastalıkların insanın vücudundaki kötü ruhlar yüzünden olduğuydu.
1865 yılına varıncaya kadar, insanlar hastalıkların mikroplardan olduğunu bilmeksizin yaşayageldiler.Ancak 1865 yılında, Fransız bilim adamı Louis Pasteur,bugün bildiğimiz mikroplara ilişkin temel kuramını ortaya koydu.
Bugün, insanlığın en büyük, en amansız düşmanının mikroplar olduğunu biliyoruz.Bu küçük,tek hücreli organizmalar öylesine küçüktür ki, mikroskopla bakılmaksızın görülemez. Daha ötesi, mikroskopla bile görülmeyecek kadar küçük olanları vardır.
Mikrop veya mikroorganizma diye tanımlanan bu küçük düşmanlar, bitkisel ya da hayvansal yapılı olabilir. Hayvansal yapıdakiler "protozoa",bitki formunda olanlar da "bakteri" diye guruplandırılır. Üçüncü bir gurup mikrop vardır ki, bunlara genelleme halinde "elenemeyen virüs" adı verilir. Böylece isimlendirilmelerinin nedeni, en mükemmel, en küçük cisimcikleri bile tutacak nitelikte filtrelerden geçebilecek kadar küçük yapılı olmalarıdır.
Mikroplu her hastalık, özel bir mikrobun sonucudur.Belirli bir hastalığın mikrobu başka hastalığa sebep ve kaynak olamaz.Sözgelimi kızıl hastalığının mikrobu sıtma yapmaz. Müthiş hastalıklara sebep olan mikropların yakını sayılabilecek nice mikrop da insanlar için son derece yararlıdır.
Mikrobik hastalıkların çoğunda, vücut direnme ve karşı koyma gücüyle bu mikropları yok edebilir. Bu durumda hasta kurtulacaktır.Bazı mikrobik hastalıklarda ise,bu mikropların saldırısına bir kez uğrayan vücut bağışıklık kazanır. Kurtulduktan sonra ikinci kez aynı hastalığa tutulmaz.
Bunun dışında, bir de bazı hayvanlarda tabiattan bağışıklıklardır. İnekler ve daha nice hayvan verem mikrobuna karşı korunmasızken, eşekler bu hastalığa karşı bağışıktır.
Mikroplara karşı en etkili savunma yolu "aşı" dır.
Mikroskobu Kim İcat Etti?
"Mikroskop" deyimi, Yunanca "mikro" ve "skop" kelimelerinden meydana gelmiş bileşik bir kelimedir."Mikro-küçük" "skop"ise "bakıcı,gözleyici” anlamına gelir.Deyimi bütünüyle ele aldığımız zaman, "küçük şeylere bakıcı/ küçük şeyleri gören" anlamı ortaya çıkacaktır. Gerçekten de,bir mikroskop,gözle (çıplak gözle) görülemeyecek kadar küçük şeylerin gözlenip incelenmesi,görülebilmesi amacıyla kullanılır.
Normal olarak, herhangi bir obje (nesne/cisim)göze yaklaştıkça, yakın getirildikçe büyür. Fakat 25-30 santimden fazla yaklaştığında artık netliğini kaybetmeğe başlar.Buna" odak dışı" olma denilir. Gözle aynı obje arasına basit bir yakınsak (içbükey)mercek yerleştirildiği zaman, obje 25-30 santimden daha yakına getirilebilir ve hala "odakta" dır.
Basit bir örnek olarak "büyülteç"i gösterebiliriz.Sıradan "büyülteç"ler, aslında "basit mikroskop" lar olarak kabul edilmelidir. Çok eski zamanlardan beri de bu amaçla kullanılagelmiştir.
Ancak, konumuza başlık olan "mikroskobun keşfi",daha karışık yapıdaki modern mikroskopla ilgilidir.
Bu tür mikroskopda, "büyültme" iki aşamalıdır. "Objektü" diye isimlendirilen mercek,primer (ilk) büyültülmüş görüntüyü verir. Bir de gözle bakılan ve "okular" adı verilen mercek vardır ki, ilk görüntüyü büyültür. Gerçekte, gerek objektif ve gerekse gözle bakılan kısım,birkaç mercekten meydana gelen "mercek gurupları" niteliğindedir.
Sözü edilen mikroskop 1590 ile 1610 yılları arasında keşfedilmiştir. Bunu bulan kesin olarak bilinmemekle beraber, bazı kaynaklar Galileo (Galile)'yi öne sürmektedirler. Bazı kimselere göre de, "mikroskobun babası" Leeuwenhoek adındaki Hollandalı bir bilim adamıdır. Ancak, bu şahıs mikroskobu keşfetmemiş, fakat mikroskopla bir çok keşiflerde bulunmuştur.
Nitekim, pire, bit ve benzeri daha nice küçük yaratığın "yumurtadan geldiği"ni bulan Leemvenhoek'dur.Hayatmprotozoa ve bakteri gibi mikroskobik (çok küçük) formlarını ilk gören de gene bu Hollandalıdır. Leeuwenhoek, kendi mikroskobuyla bütün olarak "kan dolaşımı" nı ilk kez gözlemiştir.
Günümüzde, mikroskobun bilim ve endüstri alanında insan için taşıdığı önem kelimelerle anlatılamayacak ölçüde büyüktür.
Otomobili Kim İcat Etti?
Bu konuda ilk söylenmesi gereken,otomobilin icadının başka icatlara benzemediğidir. Bu farklılık, belirli bir kimsenin çıkıp da "otomobili tek başıma ben icat ettim" diyemeyeceğinden doğmaktadır. Otomobilin başlangıcından bugünkü mükemmel,gelişmiş durumuna ulaşabilmesi, değişik kişilerin fikirleri ve aşamalarla gerçekleşmiştir.
Başlangıç olarak, 1769 yılında Nicholas Cugnot adındaki soylu bir Fransız'ın çalışmalarını esas alabiliriz. Bir makineyle kendiliğinden çalışan (yani insan gücünün uygulanmasına gerek göstermeyen) ilk kara taşıt aracı,söz konusu kimse tarafından tasarlanmıştı. Cugnot,tasarısını üç tekerlekli ,çok büyük bir buhar kazanından sağlanan güçle çalışan buhar makineli bir araba şeklinde gerçekleştirdi. Bu vasıta saatte yaklaşık olarak 4. 5 kilometre yol alabiliyordu. Her 20 kilometrede bir kazanın doldurulması gerekiyordu.
1789 yılında, Oliver Evans adında bir Amerikalı, kendiliğinden hareketli ilk taşıt aracı için ilk Birleşik Amerika patentini aldı. Bu araç dört tekerlekliydi. Arka tarafındaki pedallı tekerlekler, hem karada hem de suda hareket edebilmesini sağlıyordu. Ağırlığı ise 21 tondu.
Bunu izleyen 80 yıl boyunca, başka mucitler de aynı doğrultudaki çalışmalarını sürdürdüler. Gerçekleştirilen tasarıların çoğu buharlıydı. Ayrıca birkaç tane de elektrikle çalışan model yapılmıştı. Bunlarda büyük akümülatörler vardı.
Daha sonra, 1880 yılında, otomobilin bugünkü halini almasında esas olan iki icat ortaya kondu. Söz konusu icatlardan biri içten patlamalı motordu. Öteki icat ise pnömatik, ya da havayla dolu tekerlekti.
Benzinle çalışan ilk otomobil,1887 yılında Gottlieb Daimler adındaki bir Alman tarafından yola sürüldü. Birleşik Amerika'da, Frank ve Charles Duryea adında iki kardeş 1892 ve 1893 yıllarında benzinle çalışan Amerikan otomobillerini yaptılar. İki kardeşin yaptıkları otomobiller "atsız araba" diye isimlendirilmişti. Gerçekte, bunları izleyen bütün ilk dönem Amerikan otomobilleri hemen hemen birbirinin benzeriydi. Kimse tamamen farklı bir modelde otomobil tasarlamak gereğini duymamıştı. Bütün yaptıkları, değişik zaman aralarıyla bir transmisyon kayışı eklemek veya arka tekerleklere hareket sağlayıcı zincir düzeni uygulamaktı. Ancak sağlamlık ve rahatlıklarına da dikkat gösterilmesi sonucu, otomobiller daha güvenilir taşıt aracı olmak, daha iyi yol yapabilmek niteliklerini kazandılar.
Çok geçmeden, bir zamanların "atsız arabaları"nın zayıf, dayanıksız yapılarının otomobiller için uygun düşmediği anlaşıldı. Yavaş yavaş, bugün bildiğimiz otomobil modellerine yaklaşan örnekler görülmeğe başladı. Motor oturacak yerin altından ön tarafa alındı. Dayanıklı, sağlam lastik tekerlekler gerçekleştirildi. En sonunda, daha kuvvetli iskelet yapı için, çelik kullanıldı. Böylece,bir zamanların büyük rüyası-modern-otomobil bir gerçek oldu
Petrol Nedir?
Dünyanın en değerli yeraltı ham maddelerinden biri olan petrol sadece teknoloji alanında değil, çeşitli konularda insanlığa büyük yararlar sağlamaktadır. Petrol ışık ve ısı sağlamada yararlı olur. Otomobillere, traktörlere,uçak ve gemilere hareket gücü verir.
Parafin, benzin, bakım yağları, gres yağı,asfalt ve daha nice yan ürünler petrolden elde edilir. Etan, bütan, propan gibi gaz ürünler,gazyağı,motorin,Diesel mazotu,yakıt yağ,parafin mumu gibi maddeler de petrolden elde edilen yan ürünler arasında da önemli olanlardır.
Petrol kelimesi, Latince "kaya yağı" deyiminden gelmektedir. Bilim adamları, petrolün binlerce yıl önce sıcak denizlerin içinde ve çevre inde yaşayan bitki ve hayvan kalıntılarından oluştuğu açıkla maktadırlar. Bu sığ denizler,sonradan toprak katlarıyla örtülmüştür. Zamanla ince çamur ve kumla kaplanan bitki ve hayvan kalıntıları, sıcaklık ve bakterilerin etkisinde yağ ve gaz zerrecikleri haline gelmiş,içinde bulundukları "tortul kütleler" den ayrılarak başka tortul kütlelere doğru süzülmüştür. Petrolün oluşumu hakkında en geçerli kuram (teori) budur. Yağ ve gaz zerreciklerinin sonradan süzüldükleri tortul kütleler, genel olarak kireçtaşı ve kumtaşıydı. Yani gözenekli (küçük-mesamatları olan) kütlelerdi. Yağ, bu gözeneklerden geçebiliyordu. Petrolün oluşumuyla ilgili bu teori "örgensel kuram" ya da "organik teori" diye tanımlanmaktadır.
Bilindiği kadarıyla, petrol binlerce yıl önceleri de kullanılmaktaydı.Çinliler ve Mısırlılar da dahil ,eski toplumların çoğu, petrolden tıp alanında, ilaç olarak yararlanırlardı. Hıristiyanlık döneminden çok önce, Hindistan'da petrolü yakmayı biliyorlardı. Beyazlar Amerika'ya gelmeden önce, Kızılderililer petrolü çeşitli amaçlarla kullanmaktaydılar.
Tarih kayraklarına göre,eski Babil'de şehirlerin surlarını kuvvetlendirmek için harç yerine asfalt uygulanırdı. Hz.Musa annesi tarafından bir sepetin içinde Nil Nehrinin sularına terk edilmeden önce,annesi su alıp da batmasın diye sepeti katranla kaplamıştı diye rivayet edilir. İspanyol seyyahı Juan Cabrillo Amerika’ya gittiği zaman, gemilerinin omurgalarını katranla kaplayarak onarmıştı.1849 yılında Amerika’da şişelere konulup satılan petrol, yılan sokması ,saç dökülmesi, romatizma gibi çeşitli şeylere karşı ilaç niteliğinde kullanılıyordu.
Dünyada ilk petrol, yaklaşık olarak aynı zamanda Romanya ve Amerika'da çıkarılmıştır. Tabii burada modern anlamda petrol üretiminin kastedildiğini özellikle belirtmeliyiz.
Petrol çok değerli bir hammadde olduğundan, zengin petrol kaynaklarına sahip ülkeler bundan büyük kazançlar sağlarlar. Petrol stokları bakımından en zengin kaynaklar Orta Doğu'da,Kuveyt,Suudi Arabistan,İran ve Irak bölgelerindedir. Bu zenginlik, Orta Doğu'daki politik çekişmeler, çıkar kavgaları bakımından da büyük rol oynar.
Plastik Nedir?
Plastik kelimesi, Eski Yunanca'da "şekil vermeye elverişli" anlamına gelen "plastikos" kelimesinden kökenlidir.
Yapımında ana ham madde olarak maden kömürü, hava, su, kireçtaşı ve tuz kullanılır. Bunların özel işlemlerle oluşturduğu fenol,benzen,kok,amonyak,oksijen, azot, argon, neon, ksenon,kalsiyum siyamit kostik ve klor gazı gibi aracı maddeler de plastik yapımında kendilerine düşen görev yerine getirirler.
Bu açıklamadan anlaşılacağı gibi, plastik, çeşitli elemanların özel işlemlerle ,birbiriyle karıştırılması sonucu ortaya çıkan yapma-suni maddelere verilen genel bir isimdir. Plastik maddeler çağımızda çok yaygın ölçüde kullanılmakta,çok değişik uygulamalarla insanlığa yararlı olmaktadır. İlk olarak kullanılan plastik madde "bakalit" tir. Gerçekte bir marka adı olan "bakalit", 1909 yılında Amerika'da Leo H. Beakeland adında biri tarafından keşfedilmiştir. Daha derinlemesine bir bakış,plastik maddelerin keşfinin 1828 yıllarına kadar gittiğini ortaya koyacaktır. Bugünkü plastik maddelerin aslını teşkil eden "polistiren "viniller" ve daha başka bazı plastik türleri, 1828 yılında Fransız kimyacıları tarafından keşfedilmişti. 1850 yıllarında da, Amerika'da plastik alanında pek yüzeyde kalan bazı çalışmaların yoğunlaştığı görülmüştü.
Plastiklerin gelişme ve yaygınlaşması nedeni gerçekten çok ilginçtir. 19. yüzyılda, fildişinden yapılan bilardo topları bulunmaz olmuştu. 1868 yılında, Newyork'lu bir yapımcı,bilardo topu yapımında kullanılabilecek bir plastik bulana 10.000 dolar vereceğini bildirdi. 10.000 doları elde etmek amacıyla, birçok kimse bu alanda yoğun çalışmalara girişti.
1900 ile 1910 yılları arasında, Avrupa'da "kazein plastikler" i yapıldı. İlk plastikler, teknolojik güçlükler nedeniyle ucuza çıkmıyordu. 2. Dünya Savaşı esnasındaki ve sonraki çalışmalarla plastik türleri zenginleşti,yapım maliyeti ucuzladı.
Yapıldıkları ham maddelere göre değişik isimler alan plastiklerin belli başlı türleri ve kullanılışları aşağıda gösterilmiştir :
1 - Fenol plastikleri: Radyo mobilyası, dişli, disk yapımında kullanılır. Bazı vernik ve boyalara da katılır.
2 - Üre plastikleri: Bu plastik türü çok iyi renk tutar.Düğme, şişe kapağı, mahfaza, radyo mobilyası yapımında kullanılır.
3 - Melamin plastikleri: Elektrik kıvılcımına karşı son derece dayanıklıdır. Melamin, özellikle tabak-çanak yapımında kullanılır. Melamin tabaklar çatlamaz. Rengini kaybetmez, kaynar suya dayanıklıdır. Elektrik malzemesi yapımında da melaminden yararlanılır.
4 - Naylon (Poliyamit) plastikleri: Kısaca "naylon" diye tanımlanır. Çok değişik alanlarda yaygın ölçüde kullanılmaktadır. 1935 yılında, Amerika Birleşik Devletleri'nin Delaware eyaletinde, Du Pont De Nemours ve Ortakları Kuruluşu adına araştırmalar yapan Dr. W. H. Caroters tarafından bulunmuştur. 3 yıl sonra, 1938 de diş fırçası yapımında kullanılmıştır. 1940 yılında ise ilk naylon çoraplar piyasaya çıktı.
5 - Orlon ve Perlon: Bunlar da "poliyamit plastikleredir. Orlon, sıcağa ve kimyasal etkilere daha dayanıklıdır. Fakat güç boya tutar. Ayrıca,naylon gibi ince dokumaya elverişli değildir. Perlon Almanya'da icat edilmiş ve 1952 de piyasaya çıkarılmıştır.
6 - Polistiren plastikleri: Son derece dayanıklıdır. Oyuncak, nefesli müzik aletleri ve radyo mobilyaları yapımımla kullanılır.
7 - Vinil plastikleri:Perde,örtü,masa muşambası, plak, rüzgarlık cam,yağmurluk yapımında kullanılmaktadır.
Bunların dışında, rayon, silikon plastikleri de geniş ve değişik kullanılış alanlarına sahiptir. Plastikler, eritme, püskürtme, pres (sıkıştırma),sıvama (kaplama),dokuma ve döküm işlemleriyle işlenir.
Plastik endüstrisi,bugün dünyanın en büyük, en zengin endüstri kollarından biri olmuştur.
Radar Nedir?
RADAR deyimi,İngilizce (radyoyla bulma ve yerini tayin etme) kelimelerinin ilk harflerinden meydana gelmiştir. Temel ilkesi radyo kadar eskidir. Modern savaşlarda,habersiz, ani ve sinsi bir şekilde saldırıya geçen düşman uçaklarının, denizaltı gemilerinin fark edilmesi,onlara karşı korunma tedbirleri alıp savunmaya geçilmesi bakımından büyük ölçüde yararlar sağlamaktadır.
1888 yılında,Heinrich Hertz, elektromanyetik dalgaların yansıyabileceğini ileri sürmüş, bunu denemelerle ortaya koymuştu. Nikola Tesla da, radyo dalgalarının "yankı" sına ilişkin uygulamalar yaptı.Başka türlü söylemek gerekirse,sesin bir engele çarpıp yankılandığı gibi, herhangi bir engele çarpan radyo dalgalarının da yansıdığını belirtti. İşte radarın temel ilkesi budur.
Nitekim,daha önceleri Marconi (Markoni)de, görüş alanının,görme şartlarının yetersizliği halinde, gemilerin ve başka şeylerin yerlerini tayin için, radyo "yankı" yönteminin kullanılabileceğine değinmişti. Bu açıklama ve denemeleri izleyen yıllar boyunca aynı konuda yoğun çalışmalar yapıldı.Teknoloji alanındaki yeni yeni icatlar, 1920 yılında "radar" la ilgili çalışmaların daha hızlanmasına zemin hazırladı.Arthur E. Kennely ve Sör Oliver Heaviside adındaki bilginler,ilk kez olarak,yansımalı dalgalarla mesafe ölçümü işini gerçekleştirdiler.
1934 yılında, New Jersey kıyılarında Sandy Hook yakınlarında, Birleşik Devletler Ordu İşaretleşme Birlikleri'nden, görevlilerin de katılmasıyla,bir dizi yansıma denemeleri için kısa dalgalı cihazlar kullanıldı. Denemeler büyük bir gizlilik içinde sürdürülüyordu. Sonuçlar başarılıydı.
1938 yılında, deneme cihazları ve donanımları, (Texas) ve (Newyork) gemilerine yerleştirildi.1939 da,RCA nın bu alandaki öncü çalışmaları,uçaklara karşı kullanılacak altı gurup radar sisteminin yapımı için bir anlaşmayla ödüllendirildi RCA'nın yaptığı cihazlar, 1940 yılından başlayarak Birleşik Amerika donanmasından bazı gemilerde kullanıldı.
Gittikçe geniş alanda yaygınlaşan uygulamalara rağmen ,radarın ne kadar büyük önem taşıdığı, ancak 1941 yılı 7 Ocak gününün sabahı tam anlamıyla değerlendirilebildi.Pearl Harbour üssünde görevli Er Joseph L. Lockhard, radar cihazının ekranında yaklaşan yabancı uçakları fark etmişti.Durumu bir raporla bildirdiği nöbetçi üst subay, bunların daha içerdeki hava üssünden görevle uçuş yapan Amerikan uçakları olduğunu düşündü ve önemsemedi. Radar elektronik bir gözcü-nöbetçi sıfatıyla görevini yapmıştı ama uyarısı boşa gitmişti.
Radar sisteminin çalışmasında, radyo dalgalarını gönderen bir verici vardır. Hızla yol aldıkları yayılma alanında bir cisme çarpan bu radyo dalgaları, yansıyarak geri gelir ve anten aracılığıyla,alıcı cihazın ekranında ışıklı işaretler olarak belirirler. Radyo dalgalarının hızı belli olduğundan, zamanın ölçümü, dalgaların yansımasında rol oynayan cismin uzaklığını da ortaya çıkaracaktır.
Radyum Nedir?
Radyum radyoaktif bir elemandır. Bu açıklamanın tam olması için, radyoaktif deyiminin ne anlama geldiğini öğrenelim.
Daha önce de açıklamıştık. Elemanlar atomlardan yapılmış, meydana gelmiştir. Atomların çoğu durağandır (sabittir). Yani her geçen yıl değişmez. Fakat en ağır atomların bazıları çözüşür, başka formlara daha doğrusu yapılara dönüşürler. Bu çözülme (parçalanma) "radyoaktivite" diye tanımlanır.
Her radyoaktif eleman, belirli değerde bir ışın vererek ayrışır,parçalanır. Verdiği ışınların değeri de, bilinen herhangi bir yöntem uygulanarak hızlandırılamaz, ya da yavaşlatılamaz.Bazı değişmeler hızlı ,bazıları yavaştır.Ancak, hangi nitelikte olursa olsun insanlar tarafından kontrol olanağı yoktur.
Radyum örneğinde, bu değişme, radyum en sonunda kurşuna dönüşünceye kadar devam edecektir. Örneğin, bir gram radyumun yarısı, 1590 yıl içinde atomlarını daha düşük bir atomik ağırlığa düşürecek düzenle değişecektir. Başka türlü söylemek gerekirse,bir gram radyumun yarısı, 1590 yılda atomik ağırlığı daha düşük atomlara dönüşerek değişir.1590 yıl daha geçince,kalan radyumun yarısı da değişecekve sonunda hepsi kurşuna dönüşecektir.
Radyum, Madam Curie (Küri) ve kocası tarafından bulunmuştur. Madam Curie ve kocası Pierre Curie,uranyum ihtiva eden pekbland üzerinde çalışmaktaydılar.
Ayrıştırıp uranyum elde etmek amacını güttükleri pekbland 1 tondu. Uranyumun gözle görülmeyen bazı ışınlar yağdığını biliyorlardı ama bu esnada daha güçlü bir cevherin varlığını sezinlediler. Önce başka bir radyoaktif eleman olan polonium'u buldular. Sonunda çok az miktarda radyumu tecrit edebildiler.
Radyum üç cins ışın yayar:Alfa,beta ve gamma.
Alfa ışınları,gaz helyumun çok hızlı hareket eden zerrecikleridir.Beta,çok hızlı hareket eden elektronlardır. Gamma ise x-ışınları gibi,fakat daha delip geçici, derine işleyicidir. Bu ışınlardan herhangi biri yayınlandığı zaman, temel atom bir elemandan ötekine değişi yor anlamına gelir. En büyük miktarda radyum ihtiva eden pekbland, Kanada'da Büyük Ayı Gölü çevresinde bulunmuştur.
Robot Nedir?
Yaşadığımız modern ve uygar çağda, "robot" kelimesi bir umut ve yarına güven hissiyle beraber,hala belirli ölçüde bir korku da vermektedir. Umut ve güven hissi ,tıpkı insanlar gibi çalışacak, böylece insanların hayatını daha rahat ve mutlu kılabilecek makinelerin yapılacağı düşüncesinden doğmaktadır.Korku ise,güçlü,çok gelişmiş yapıda teknik üstünlüklere sahip robotların,günün birinde dünyayı ele geçirmeleri, insanları kendilerine köle yapabilecekleri nedeniyledir.
Ansiklopedilerin ve sözlüklerin çoğu,robot kelimesini bir insanın yaptıklarını yapabilen,bu işleri kendinden umabileceğiniz makine karşılığıyla açıklamaktadır. Çalışabilecek kendine verilen işleri yapacak ve bir insan gibi düşünen, hareket eden bir makine yapmak fikri yeni değildir. 1768 yılında, Woligang von Kempelen adındaki bir Alman,otomatik bir satranç oyuncusu yaptığını açıklamıştı. Bu makine-adam,bir masanın başında oturtulmuş büyük boy,kurgulu bir manken görünüşündeydi. Otomatik hareketlerle, Avrupa'nın en iyi, en usta satranç oyuncularına karşı oyunlar çıkarıyordu.
Sonradan, Kempelen'in bir düzenbaz olduğu anlaşıldı.Masanın iç tarafında,çok iyi satranç bilen bir cüce vardı.Sözde kukla-satranç oyuncusunun yerine aslında bu cüce oynuyor, özel kollar ve levyelerle satranç taşlarını hareket ettiriyordu.
Oysa günümüzde bu robot-satranççı fikri gerçekleştirilmiştir. Öyle ki,bunlar usta oyuncuları yenmekte, sonra da "ilginç bir oyun oynadık, teşekkür ederim. Bir dahaki oyunda, sizin galip geleceğinizi umarım "yazılı bir mesaj bile vermektedirler. Yapma varlık anlamına kullanılan "robot" kelimesi, Çek dilindeki "robotnick" deyiminden gelmektedir. Eski çağlarda, kölelere ,tutsaklara bu isim verilirdi.Modern dillere ,1922 yılında Çek yazarı Çapek'in (Rossum'un Evrensel Robotları) adını taşıyan piyesiyle geçmiştir. Karel Çapek'in piyesinde, bütün işler insana benzeyen makineler-robotlar-tarafından yapılmaktadır. Rossum, çok sayıda bu makine-adamlardan imal eder Yeryüzünde her şey yoluna girmiştir. Günün birinde, robot yapımcısı, daha üstün, insanlar gibi duyan, duyguları olan robotlar yapmak düşüncesine kapılır. Bu düşüncesini gerçekleştirdiği zaman, robotlar insanlara karşı ayaklanır,dünya üzerinde egemenliği ele geçirir ve bütün insan soyunu yok ederler. Görüldüğü gibi, robotlara karşı duyulan korku bu düşünceden kaynaklanmaktadır.
Karel Çapek'in piyesinden beri, robotlar hayal-bilim turu
romanların çoğunda ana karakter durumundadır. Günümüzde, robotlar artık hayal ürünü, sırf kağıt üzerinde yazıyla yaratılan tipler,kahramanlar olmaktan çıkmıştır. Fabrikaları çalıştıran, çeşitli dillerden çeviriler yapan, hesaplamalar ya da tahminler yapan, roketlerin yolunu, hareketlerini düzenleyen ve kontrol eden robotlar vardır.
Robotların çoğu, resimli romanlarda, filmlerde gördüğümüz gibi değişik metallerden yapılmış,bir bakıma insanı andıran görünüşte değildir. Bunların biçim ve yapılarında,kullanılacakları işe uygunluk esas tutulur. Bir bakıma,çamaşır,bulaşık makinelerini, otomatik kahve pişiricileri, elektrik ocaklarını ve benzerlerini de robot olarak sayabiliriz.
İnsanlar için tehlikeli olan işleri yapan robotlar da mevcuttur. Bu tür robotların en ünlüsü, uzaktan kontrolle çalışan, "Mobot" adındaki makinedir. Mobotun kolları yaklaşık olarak iki metredir. Çelik dişli kıskaçlar halinde elleri,körüklü dirsekleri ve kaplama, oynak yerleri olan omuzları vardır. İki göz yerine iki televizyon kamerası (alıcı cihaz) monte edilmiştir. Kolları ve gözleri hariç, Mobot tekerlekler üzerinde büyük, metal bir sandık görünüşündedir. Mobot'a, yüzü aşkın kumanda kanalında çalışan kontrol kabloları bağlıdır.
Ses Duvarı Nedir?
"Ses duvarı" deyiminin,uçaklar belirli hızlarla uçtuğu zaman var olan bir şartı,bir durumu tanımlamak için kullanılması gerçekte yanlıştır. Böyle bir tanımlama,uçağın ses hızıyla uçtuğu zaman karşılaştığı bir duvarı düşündürecektir. Oysa böyle bir şey söz konusu değildir.
Durumu açıklamak için,bir uçağın normal sıradan bir hızla uçtuğunu düşünelim. Uçak ileriye doğru hareket ettikçe, uçağın ön kısımları bir basınç dalgası gönderir.
Basınç dalgası,uçağın ileriye doğru hareketinin hava zerreciklerine etkisinin sonucudur. Ses hızıyla uçağın önünde giden bu basınç dalgası, normal hızda yol alan uçaktan daha süratle hareket eder. İlerdeki hava zerreciklerini etkiler ve havanın, gelen uçağın kanat yüzeylerinde yumuşak, engellemesiz,akarcasına hareketini sağlar.Şimdide ,uçağın ses hızıyla yol aldığını varsayalım.Bu durumda,ilerdeki hava önceden gelen bir basınç dalgasıyla etkilenmeyecektir. Gerek uçak, gerekse basınç dalgası aynı hızla (ses hızında) hareket etmektedir.Bu nedenle ,kanatın önünde basınç dalgası oluşur.
Sonuç bir şok dalga karakteri taşır.Uçağın kanadında zorlamadan farksız,büyük bir sürtünme yapar. Uçak ses hızıyla veya daha yüksek hızda uçarken bu şok dalgalarının ve sürtünmenin bir "engel" meydana getirmesi beklenirse de, uçak mühendislerinin önceden hazırlıklı olmaları ,tasarladıkları özel projeler sayesinde bu engel bertaraf edilmiştir.Yani ses duvarının gerçek bir engel niteliği taşımasına meydan verilmez.
Uçak "ses duvarı"nı aşarken duyulan yüksek tonda "patlama", yukarda açıklanan şok dalgasının sonucudur.
Televizonu Kim İcat Etti?
********** bildiği gibi,televizyon gerçekten karmaşık, hayli çapraşık bir cihazdır. Çalışmasındaki temel ilkeler de aynı ölçüde çapraşık sayılır. Bu tür çapraşık ilkelerin geliştirilmesinde, başlangıç noktasından bugüne ulaşmasında çok sayıda kişinin payının olacağı tartışma kabul etmez bir gerçektir. Başka türlü söylemek gerekirse, televizyon bir tek kişi tarafından "icat edilmiş" değildir.
Televizyona ulaşan olaylar ve olgular dizisi, 1817 yılında Jons Berzelius adında bir İsveçlinin,kimyasal bir eleman olan "selenyum"u bulmasıyla başlamıştır. Daha sonra, selenyumun "fotoelektrikiyet" diye tanımlanan bir niteliğe sahip olduğu anlaşıldı.
1875 yılında G. R. Carey adındaki bir Amerikalı,fotoelektrik hücrelerini kullanarak, kabaca, taslakla Ündeki ilk televizyon sistemini meydana getirdi. Bir sahne, bir görünüm veya herhangi bir obje,bir mercek gurubuyla, bir sıra fotoelektrik hücresinin dışında odaklanıyordu. Her hücre, bir ampule geçireceği elektrik miktarını kontrol etmekteydi. Sahnenin ya da objenin (konu olarak alınan nesnenin, cismin) kabaca çizgileri,fotoelektrik hücrelerinin üzerine düşüyor,sonra ampuller dizisinin ışığında görülüyordu.
Bundan sonraki adım araştırma diskinin icadı oldu. Söz konusu disk, 1884 yılında Paul Nipkow tarafından icat edildi. Bu,fotoelektrik hücrelerinin önünde dönen delikli bir diskti. Bir başka disk de, gözleyen kimsenin önünde dönmekteydi. Fakat uygulanan ilke Carey'inkiyle aynıydı.
1923 de İngiltere'de Baird ve Amerika'da Jenkins'in çalışmalarıyla, pratik olarak resimlerin tellerle iletilmesi gerçekleştirildi. Sonra televizyon kameralarının (alıcı makinelerinin geliştirilmesinde büyük adımlar atıldı.
Vladimir Zworykin ve Philo Farnsworth, ayrı birer tip kamerayı geliştirdiler. Bunlardan biri "Inkonoskop", öteki ise "görüntü ayrıştıran" diye tanımlandı. 1945 yılında , her iki makinenin pikap lambasının yerini " görüntü orthikon " diye tanımlanan bir eleman aldı. Günümüzün modern televizyon setlerinde "kineskop" adıyla bilinen bir resim lambası kullanılır.
Aslında, pek tabii olarak, bütün bunlar televizyonun "kim tarafından icat edildiğini" belirtmeyip, kimlerin yardımı, çalışmaları ve katkısıyla bugünkü halini aldığını genel bir fikir halinde açıklamaktadır.
Arı Nasıl Bal Yapar?
Arının bal yapmasındaki sebep,ondan besin maddesi olarak yararlanmaktır. Yani bal yapma işlemi,arı kolonisi (topluluğu) için besin maddesi depolamak sayılabilir. Bir çiçeğe konan arı, onun özünü alır. Çiçekten aldığı özü, kovana götürmek için bal torbasında taşıyacaktır. Bal torbacığı, arının karın kısmının ön tarafında bulunur.Sindirim sisteminin genişlemesinden oluşmuş bir torba görünüşündedir. Bu kesimi mideden ayıran bir kapak vardır.
Balın yapılmasında ilk adım, çiçek özü arının bal torbacığındayken olur. Çiçek özündeki şeker kimyasal bir değişim geçirir. İkinci adım,çiçek özünde bulunan büyük miktardaki suyun alınmasıdır. Bu iş buharlaşma yoluyla yapılır.Havalandırma ve kovandaki ısı,gereken buharlaşmayı sağlar.
Arılar tarafından petekte depolanan bal olgunlaşmağa bırakılır. Bunun depolanmasındaki amaç,daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi gelecek için besin sağlamaktır.
Sırası gelmişken bir noktayı daha belirtelim.Arı çiçek özü sağlamanın yolunu bulamazsa,çeşitli böceklerin salgıladığı tatlı sıvılardan veya başka bitkilerin özlerinden yararlanacaktır. Kovandaki bal değişik yöntemlerle oradan alınır. Peteğe basınç uygulanıp sızdırılabilir. Ya da kovandan alınmış petekler halinde satılır. Petekten süzme bal alınmasında, "balalıcı/bal sızdırıcı" diye tanımlanan bir makine kullanılmakta dır. Bu makine, santrifüj kuvvet uygulayarak balı petekten ayrıştırır.
Bal, hangi çiçeğin özünün alındığına göre,kovanın bulunduğu ortam ve şartlarla ilgili olarak çok çeşit ildir.Bal da insanı şaşırtacak kadar besleyici unsur bulunmakta olup, temel unsurlar "levüloz" ve "dekstroz" diye bilinen organik iki şeker türüdür. Ayrıca az miktarda sükroz (şekerkamışı şekeri),maltoz,dekstrin,çeşitli madenler,enzimler,az az miktarlarda değişik vitaminler,gene belirli miktarda protein ve asitler vardır.
Balın tadı ve rengi farklı olabilir. Bu da özün alındığı kaynağa bağlı bir durumdur.
Balina Niçin Su Fışkırtır?
Balina bir balıktır ama, aynı zamanda memeli hayvanlar türündendir. Başka türlü söylemek gerekirse ,yavrularını yumurtayla,yumurtlayarak değil, doğurarak dünyaya getiren sıcak kanlı hayvanlar gurubuna girer. Yavru balina, tıpkı öteki memelilerde olduğu gibi annesinin sütüyle beslenerek büyür.
Bu açıklamadan çıkan sonuç, balinanın da denizde yaşayan diğer bazı memeliler gibi,bir zamanlar karada yaşayan atalarının soyundan geldiğidir. Zamanla kendilerini suda yaşamağa uydurmuş olan balinaların bu hale gelmesi, kuşkusuz binlerce, milyonlarca yıllık bir değişimin sonucudur.
Balinalar solungaçlarla değil,ciğerleriyle soluk alıp verirler. Zamanla oluşan en büyük ve en önemli değişim, onların solunum sistemindedir. Burun delikleri başlarının ön kısmında ve tepededir. Balinalar suyun altında bulundukları süre burun delikleri küçük sübabçıklar vasıtasıyla kapalıdır. Hava ağızlarından ayrı tutulmuş durumdadır.Dolayısıyla ciğerlerine su almak tehlikesi söz konusu değildir.Ciğerdeki kullanılmış havayı verir. Bunu yaparken,uzaklardan,belirli bir mesafeden işitilebilecek bir ses çıkarır işte bu esnada görülen fışkırma aslında su değil, kullanılmış havadır.Sadece su buharıyla yüklüdür.
Böylece soluk alan balina,ciğerlerine yeterince hava gönderinceye kadar yüzeyde kalır. Birkaç kez soluk alır ve her seferinde aynı fışkırma görülür. Sonra suya dalar. Bazı balinaların 600 metreye kadar dalabildikleri tespit edilmiştir.Büyük balinalar,sudan çıktıklarında kuyruklarını çırparcasına hareket ettirir,hatta sudan yukarı sıçrarlar.
Bir balina genellikle her beş veya on dakikada soluk almağa çıkar. Fakat suyun altında üç çeyrek saat (45 dakika) kaldığı da olabilir.
Bir Tırtıl Nasıl Kelebek Olur?
Kelebeğin asla bir şey yemediğini belki duymuşsunuzdur.Bu söz,sadece bazı kelebekler için geçerlidir. Bir tırtılın nasıl kelebek olduğunun hikayesi, sonradan kelebeğin hiç bir şey yemeyişinin nedenini yeterince açıklayabilir sanıyoruz.
Dişi kelebek hayatı süresinde, 100 ile birkaç bin arasında yumurta yumurtlar. Yumurtalarım yakınında bıraktığı bitki konusunda son derece titizdir. Bu bitki, onun soyunun devamı bakımından yararlı olacaktır. Belirli bir çevrede böyle bir bitkiden sadece bir tek olması bile dişi kelebeğe yeter.Yumurtalarını oraya, o bitkinin yakınına bırakır.
Yumurtalar açıldığı zaman, küçük, solucana benzeyen ,"tırtıl larvası" diye tanımlanan hayvancıklar çıkar. Başlangıçta, bunlar beslenerek büyürler. Birkaç kez deri (kılıf-gömlek) değiştirirler. Bu arada hiç durmaksızın yerler. Çünkü aldıkları besin sadece büyümelerini sağlamakla kalmayacak ,kelebek oldukları zaman varlıklarını sürdürebilmeleri için depo da edilecektir. Zamanla, alınan besin sayesinde kanatlar, bacaklar, emme boruları oluşur. Tırtıl,kelebek haline gelir.
Belirli bir zaman gelip çattığında, tırtıl değişme anının da geldiğini sezinler. Bu sezinleme,bir nevi içgüdüyle olur. Asılıp sarkacağı bir koza örer. Baş aşağı asılır ve tırtıl derisinden sıyrılıp bir "krizalid" halini alır.Krizalid,ipekten bir düğme izlenimi veren kozaya, vücudunun nihayetindeki keskin bir uçla asılıdır.
Krizalid haftalarca veya aylarca uykuda kalabilir. Bu süre, içten bir değişim geçirmektedir. Zamanı gelince,artık tam anlamıyla yetişkin bir böcek olup çıkmıştır. Krizalid kabuğundan çıkınca bir kelebek görünüşündedir ama, başlangıçta hemen uçamaz. Kanatlarının kuruyup yayılması, güçlenmesi için oturup saatlerce bekler. Uçuşa hazır olup olmadığını anlamak amacıyla ,kanatlarını hafif hafif öne arkaya hareket ettirir. Başka türlü söylemek gerekirse,uçuş kontrolü yapan bir uçak durumundadır. Sonra ilk uçuş için kanatlarını açarak havalanır.
Yünlü giyeceklerimizin baş düşmanı güvenin hayat hikayesi de, hemen hemen kelebeğinkinin eşidir. Kelebeklerin çok çeşitli olduğunu herkes bilir ama, türlerinin çeşitliliği bakımından güveler onları da geçerler. Aradaki temel fark,kelebeğin süslü, zararsız, göz okşayıcı olmasına karşılık ,güvenin ancak naftalin ve benzeri maddeler sayesinde baş edilebilen zararlı bir yaratık olmasıdır.
Devekuşu Başını Kuma Gömer Mi?
Bu garip masalı ortaya ilk atanın kim olduğunu bilmiyoruz.Belki de bilen birisi mevcut değildir.Fakat hemen hemen, herkes aynı şeyi işitmiştir. Hatta, (devekuşu gibi başını saklamak) deyimi konuşma diline girmiştir. Söylenenlere göre, korkan veya tehlike hisseden bir devekuşu, başını kumlara gömer,böylece gözden gizli kaldığı zehabına kapılırmış. Tabii,bunun tamamen saçma bir şey olduğunu derhal belirtmeliyiz.
Bir devekuşu kendisine ne kadar akılsızlık izafe edilirse edilsin böyle bir şey yapmakla,en küçük bir tehlikeyi dahi geçiştiremeyeceğini bilir herhalde?.. Zaten korkması hiç olmazsa kolayca korkması için sebep de yoktur. Tıpkı bir katır kadar zorlu tekme savurabilir.Dilerse,güç yetişilebilecek hızla koşup kaçar. Hatta bir atı geçecek hızla.
Anlaşılacağı gibi,yukarda belirtilen şey,tam manası ile bir hayal mahsulüdür.
En Akıllı Hayvan Hangisidir?
Hemen her hayvanın kendi cinsine has bir zekası vardır. Yaşama şartları, yaşadığı ortam, onun zekasının hazırlayıcı unsurlarıdır.
Bir kırlangıcın yuvasını veya bir örümceğin yuvasını yapısındaki titizlik,ustalık, yukarıda söylediğimiz şey için açık bir delil değil midir?.. Bir başka kuşun havadaki manevrası, bir şahinin hücum taktiği, arıların çiçeklerin özünü toplayışı da, aynı konuda ileri sürülebilecek deliller arasındadır.
Her hayvan besi maddesini temin, hayatını devam ettirmek, varlığını korumak için başka usullerden medet umar, faydalanır. Bu usulleri buluşu ve gerçekleştirmesi, o hayvan cinsinin,zekasını ortaya koyuşudur.
Kuşlar,fırtınasız, durgun bir havada yüzlerce mil uçabilirler. Geyikler, kendilerini ısrarla takip eden avcılardan korunmak için sık fundalıklı, ağaçlık yerleri hayat ortamı seçerler.
Bizim yaptığımız hata hayvanların zekasını, kendi zekamızı ölçü tutarak kıyaslamaya kalkışmamızdır.Şunu unutmayalım ki, balıklar bizden daha iyi yüzerler. Atlar bizden hızlı koşarlar. Aslan daha kuvvetli,zürafa daha uzun, hayvanların çoğu da bizden daha yumuşak huylu,sakin ve zararsızdır.
Bu bakımdan,hangi hayvanın daha zeki olduğunu tayin etmeğe kalkışırken, açık davranmalıyız. Onun zekasını, kendi hayatının çerçevesinde,yaşama şartlarına uygun olarak ele almalıyız.
Bilmeliyiz ki, onun için bahis konusu olan zeka,bizim zekamızdan çok ayrı ölçülerle belirtilebilir.
Kendi standartlarımıza en yakın olarak "zeki” diye belirttiğimiz hayvan, maymunlardır. Bilhassa şempanzeler,bu cinsin içinde en akıllı olan hayvandır. Ancak,burada işlediğimiz hata, onları nispeten kendimize yakın gördüğümüzdendir. Bir bakıma taklit meselesi işin içine karışmıştır.
Şempanze,insanlara yakınlık gösteren,belki de kendi his dünyasınca bir hayranlık duyan bir hayvandır. Öğretilirse , hatta buna lüzum kalmaksızın yakından ve bir zaman müşahede ile tıpkı bizler gibi elbise giymesini öğrenir.
Bisiklete biner,çatal kaşıkla yemek yer.Kadınlar gibi makyaj yapmaya,süslenmeye kalkışır.
Hatta garip homurtularla,kendisine söylenilenleri cevaplandırmaya teşebbüs eder.
Kendisine birkaç tane muz birden uzatıldığında,en iyisini seçer. Bu arada sayı saymasını bile öğrenen şempanzeler mevcuttur. Bütün bu davranışlarındaki ana sebep,sadece taklit hissi veya müşahede sonucu varılan bilgi olabilir. Kesin bir şey söylemek, yanlış sonuca varmamızı intaç edebilir.
Eninde sonunda söyleyebileceğimiz şudur ki:Kendi ölçülerimizi esas tutarsak, en zeki hayvan şempanzedir...
En Büyük Yılan Hangisidir?
Yeryüzünde bulunan bütün zehirli yılanlar, yaklaşık olarak 2000'i aşkın cinstedir. Yılanlar gerçekten ilginç, aynı ölçüde de korku verici yaratıklardır. Bu iki nedenle, insanların yılanlara ilişkin inanç ve düşünceleri çok çeşitlidir. Öyle ki , 18-20 metre boyunda yılanların yaşadığına bile inanırlar.
Gerçekte, yılanların boyu asla bu uzunluğa varmaz. Bilinen en büyük yılan,boyu 9 ile 11 metre arasındaki Regal Pitonundur. Oturma odanızın boyutlarını ölçmeniz bile,bu yılanın büyüklüğü hakkında bir fikir edinmenize yetecektir . Regal Pitonu, Malaya yarımadası, Burma, Endonezya ve Filipinler'de bulunur.
Büyüklük bakımından Regal pitonu'nu izleyen ikinci yılan "anakonda"dır. Güney Amerika'nın tropik bölgelerinde yaşar. Boyu yaklaşık olarak 7. 5 metreye varmaktadır. Ortalama insan boyunun 1. 70 olduğu kabul edilirse, anakonda'nın da pek küçük sayılmayacağı anlaşılır. Afrika'da yaşayan kaya pitonu hemen hemen aynı boydadır. Avustralya ve Yeni Gine'deki "elmas pitonu" ise 6-7 metre uzunluğuna varan bir boya sahiptir.
Şimdi,çok kimsenin dünyanın en büyük yılanı olduğuna inandığı yılana geliyoruz. Avını kaslarının arasında sıkıştırıp ezerek öldüren boa yılanı,gerçekte 4. 5-5 metre uzunluğunu geçmez. Güney Meksika,Merkezi ve Güney Amerika'da bulunmaktadır.
Yılan familyasının en tehlikeli tiplerinden biri olan " kral kobra", 5,5 metreye kadar uzunlukta olabilir.Birleşik Amerika'da yaşayan yılanların en büyüğü, elmas sırtlı çıngıraklı yılandır. Boyu 2. 5 metreyi aşmaz. Kara tavuk yılanı, boğa yılanı da Amerika'daki diğer büyük yılanlar arasında sayılabilir. Bunların en büyüğü 2. 5 metre uzunluğundadır.
Uzunluğu 9 ile 11 metreyi bulan regal pitonu, ağırlığı en fazla olan yılan değildir. Anakonda daha kısa olmasına rağmen, 120 kiloya varan ağırlığıyla regal pitonu'ndan 25 -30 kilo daha ağırdır.
En uzun zehirli yılan ise, "kral kobra"dır.
Buna karşılık, zehirli yılanların en ağırı elmas sırtlı çıngıraklı yılandır.
En Uzun Ömürlü Hayvan Hangisidir?
Bazı hayvanların akıl almaz ölçüde uzun süre yaşadıklarına dair nice söylentiler vardır.Bu söylentilerin çoğu abartılmıştır. Aynı konuda yanıltılara düşmemek için, aşağıda belirteceğimiz gerçekler bilimsel kayıtlardan alınmıştır.
Memeli hayvanlar arasında fillerin çok uzun süre yaşadıklarına inanılır. 150, hatta 200 yıl yaşadıkları söylenir. Fakat bu husus asla ispatlanamamıştır. Ender olarak 100 yıl yaşayan fil varsa da,kayıtlara göre bir fil için ölüm yaşı 60 dır.
Atlar da fillerle aynı guruba alınabilir. 50 yılı aşkın bir süre yaşayan atlar çoktur. Hipopotam (su aygırı) 41, gergedan 40, ayılar 34, maymunlar 20 veya biraz daha fazla, kediler 22, köpekler 20 yıl yaşayabilirler. Ancak, bunlar ender bazı hayvanlar için tutulan kayıtlar olup, ortalama değildir.
Kuşlara gelince ,papağanların 100 yıldan fazla yaşadığı söylenir. Bu da kesin olarak ispatlanamamış bir söylentidir. Bilindiği kadarıyla, bazı kuşlar arasında en uzun yaşayan tipik Örnekler için tutulmuş kayıtlar şöyledir:
Akbaba 52 yıl
Papağan 54 yıl
Kartal 55 yıl
Beyaz Pelikan 5l yıl
Kanarya 22 yıl
Serçe (İngiliz) 23 yıl
Balıklarla ilgili söylentiler için de aynı şey söz konusudur. Bir tür sazan balığı 25 yıl kadar yaşamıştır. Avrupa kedibalığı diye tanımlanan başka türde bir balığın 60 yıl yaşadığı bilinmektedir. Amerika'da bulunan bir tür yılan balığının 50 yaşına ulaştığı görülmüştür.
"Mauritus kaplumbağası" denilen bir kaplumbağa cinsi,152 yıllık bir ömürle "uzun yaşama" rekoru kırmıştır. Hayvanat uzmanları, bu kaplum |